
değişmeyen çatışmalar..odernit dum metuant
Bir yağmur damlasında cinayet işleyen ,saklandığı alandan bir anda fırlayan güneş ışınlarının parçaladığı böldüğü tam yedi defa bıçak darbesi benzeri parçalara böldüğü sakınımsız bir gökkuşağını yansıtan güneşin nesnel ilişkisini,sade’nin betimlediği ‘’kötü annenin’’ilkel imgesiyle ben’in ilişkisini düzenlediği bir cinayet gibi ,sistemli düzeni izliyorum…üşüten bir güneş eşliğinde sessiz bir gökkuşağı,ıslatan bir yağmur dokunuşuyla,tan yeri sahnesinin derin ufuk çizgisinde…ilk düzenekte bilinçdışındaki imge güneşin aydınlattığı kadınlara yansımıştır..öyle bir yansıma ki,kadının başkalarından gizlemeye çalışmadığı,çünkü kendisinin bile o ana kadar bilincine varmadığı karakter özelliklerini,isteklerini,korkuları,yadsımaları ,karşı koymaları,ruhsal kaçınmaları ve kaçınılmazlıklarını ele verecek bir şekilde bulutların çarpışmasını psişik plandaki orgazmla atılan bir çığlıkla yansıtmıştır..sapıklığı tanımlayan edime geçişte ise,psişik ekonomik planda önemli bir enerji tüketimine izin vererek,bulutların iç gerilimini azaltan,ve sürekli etkinlikte olması gereken bir güvenlik subabı gibi bulunduğu perspektifte yansıyan güneş;sade’yi okurken edindiğim izlenim tutkularını zincirlere bağlamış sonu gelmeyen koşuya soluk soluk sürüklenmiş bir zindan mahkumu gibi(cinselliğin)aynı yerden ,ışınlarını göndererek bir edime geçiş sembolünde yansıyor…tehlikeli anne imgesi ilişkisinin erotikleşme sürecindeki, üçüncü süreçde ışınlarını yağmur damlalarıyla kaynaşmasına izin veren bir kaynak gibi süreklilik sağlıyordu güneş..sanki bir çeşit ilkel psişik evrenin kabaca iyi ve kötü diye bölünmesinden kaçırdığı ışınlarının bir kısmını, atmosfere bırakarak…kendi nesnesini kendince sevip yağmuru okşarken ,atmosfere yaydığı öteki kısmıyla da saldırması benzeri bir sahne oyununa dönüyordu…son olarak ben ile anne imgesi arasındaki kırıcı kaynaşma ilişkisi gibi yağmur damlalarının içinden geçip, babanın yerine geçen yapay bir buyruğun özne ve nesne arsına girmesi gibi gökyüzünde gökkuşağını bırakıyordu..bu buyrukla güneş, nesneye tek yönde bağlanıp,özne yasayı keyfi olarak değiştirilmeyeceğinin işlevselliğiyle nesnenin tepisel renklerine karşı ışığını koruyarak özneleşerek saldırganlıktan uzak durarak ,yansıyan görüntüye dokunmuyordu…sade’nin yapıtlarında rollerin sıra değişimi adettir ve önemli olan oynanan rol değil kararlaştırılmış ilişkinin sahne konması gibi gökkuşağının (1772 de sahneye konulan oyun 859. da sade ‘nin dışa vurumu bir fahişe onu döverken aldığı darbelerin sayısını ocağın borusuna çizmesi,kötü anne ona saldırırken,babada orda sayıları toplayan psişik bir işlevin içindedir ve aklını yitirmemesi ,kaynaşması için beni koruyan aracıdır)bilinçdışı imgelerin ben’le karşılaştığı iç tiyatro dış tiyatroya dönüşmüştür..ama gökkuşağı ilerleme kaybetmez yavaş yavaş silinir..bu ilerleme güneş için(özne)ölüm tehlikesi geriye dönüş de,nesnenin varlığını tehlikeye artar.. şimşekler(karın deşen jack)yapay baba almadığı zaman tam bir psikotik havanın ortasında tehlikeli anne imgesiyle karşı karşıya bulunur..ve karın deşen cani,annenin cinsel organını ele geçirmeye çalışır,diğer bir deyişle bilinçdışı annenin karnının içinde bulunan çocukları ele geçirmek ister…parolası odernit dum metuant,olunca benden korkmaları gerekir düşüncesiyle sağlamlıklığa ve ayrıcaklı olmaya bağladığı gururu tarafından baskı altında tutulur…gökyüzünde gördüğüm bu nevrotik çatışmayı satıcının ölümü oyunuyla neden ilişkilendirmiş olabilirdim ki,bir yaşam biçimine yönelik bir eleştiri sorunları heran göğüslemek yerine,hayallerinin peşinden sürüklenen(narsist çözüm)bir insanın başına mantıksal olarak nelerin gelebileceğini ilişkin net bir sunum olması mı yoksa, birkaç çatışmaya sahip olması onun için iyi,çok fazla çatışmaya sahip olması kötümüdür..birkaçla ,çok fazla arasındaki çizgi nerede yatmaktadır..işte satıcının ölümü bir çizgileri anlamamızda ve sanatçının nevrotik olduğu için değil,nevrozuna karşı yaratılır..sanatın kendiliğindenliği,kişisel yaratıcılıktır,öz dışavurumdur..tanyerinden yansıyan olağanüstü gökyüzü oyunları,tam bir kişisel yaratıcılıktı…güneşin öz dışavurumu…evrimci mekanikçi düşünce yapısında ise gözlemlediğim şimdiki dışavurumların sadece geçmiş tarafından koşullandırılmakla kalmadığı,bunların geçmişten başka bir şey içermediği anlamına gelir..gelişme sürecinde yeni diye bir şey yaratılmamıştır..,şimdi gördüğüm,değişik kılığa giren eskidir..gerçekten özgün ve değişmeyen malzemenin yeniden dağılımının sonuçlarından başka bir şey değildir..çözülmemiş bir oedipus kompleksi,yada kardeş rekabetinin sonucu olarak görüldüğü sürece,aşırı rekabetçilik duyurucu bir biçimde açıklanmış olur..herşeyi yapabilirlik fantezileri,temel narsizmin çocukluk düzeyine bir gerilemesi yada saplantı olarak değerlendirilir..sadece libidinal türden çocukluk deneyimleri ile birleştirilen yorumların derin ve doyurucu olması ve böyle değerlendirilmesi,bu bakış açısıyla uyum içindedir…dışsal rahatsızlıklar imgeleştirilebilir.kutsal kitaptaki isa’nın kışkırtılması öyküsündeki gibi,sadece belirtilir bazen..bazen herhengi bir bunaltının varlığı görülmez,ama eski faustbuch’taki ve marlowe’ın dr. Faustus’undaki gibi,bir insanı büyülü güçlerin ününe duyduğu özlem tarafından sürüklenir.ne olursa olsun sadece ruhsal açıdan rahatsız olan bir insanın böyle bir özlem geliştirileceği biliniyor artık..hans christian andersen’in the snow qoeen’inde ilk önce yaramazlık yapıp aynayı kıran ve bunun kıymıklarının insanların kalplerine batmasına göz yumarak rahatsızlığı yaratan şeytan,zaman zaman kimimizin içinde nefes alıyor..belkide hepimimizin..