Sayfalar

24 Ağustos 2010 Salı

çöptür bütün yazılanlar.....






Aklından geçenlerin bir bölümünü dile getirmeye çalışan şu zıpçıktılar,



domuzdurlar.



Tüm bir edebiyat sahnesi bir domuz ahırıdır, özellikle bugün.

Şu, zihinlerinde referans noktaları bulunanların tümü,

kafalarının belli bir yerinde demek istiyorum,

beyinlerinin iyi lokalize edilmiş bölgelerinde,

şu, diline hâkim olanların tümü,

şu, kendileri için sözcüklerin anlamı olanların tümü,

şu, sözleri anlam taşıyanların tümü,

şu, kendileri için düşünce akımlarının ve ruhun daha üst düzeyleri bulunanların tümü, şu, zamanların ruhunu temsil edenlerin tümü,

ve bu düşünce akımlarını adlandıranlar,

kılı kırk yaran endüstrilerini ve zihinlerinin her yana yaydığı mekanik gıcırdamaları düşünüyorum,



- domuzdurlar.



Şu, kendileri için ancak belli başlı sözcükler ve belli başlı varolma biçimleri bir anlam ifade edenler,

şu, dört dörtlük ve net kimseler,

şu, kendileri açısından duygular sınıflandırılabilir olanlar ve gülünç sınıflandırmalarının kimi noktaları üzerinde tartışmalar yürütenler,

şu, hâlâ “terimler”e inananlar,

şu, çağın kokuşan ideolojilerini irdeleyenler,

şu, karıları pek zekice tartışanlar,

kendiliğinden çok zarif konuşan ve çağın ideolojileri üzerine kafa yoran

hanımefendiler,

şu, aklın bir yönlendirmesine iman edenler,

şu, keçiyollarını izleyenler,

şu, isim düşenler,

şu, kitaplar salık verenler,



- en kötüsüdür domuzların.



Sen değilsin asıl mesele, genç adam!



Hayır, sakallı eleştirmenlerdir benim üzerinde durduğum.



Ve henüz söyledim sana: çalışmalar değil, dil değil, sözcükler değil, hiçbir şey değil.



İyi bir sinirölçerden başka bir şey değil:

Anlaşılmaz bir durma noktası zihinde, her şeyin orta yerindeki doğru.

Ve bu “her şey”i adlandırmamı bekleme, onun kaça ayrıldığından ve ağırlığından söz etmemi sana,

sakın bana onu tartıştırabileceğini düşünmeyesin,

ve tartışırken kendimi unutarak, ayırdına varmaksızın,

bu yüzden başlayacağımı DÜŞÜNME’ye,

-onun aydınlığa kavuşturulacağını sanmayasın,

yaşayacağını,

tüm iyi cilalanmış anlamlarla binlerce sözcükte kendini süsleyip püsleyeceğini,

tüm ayrımlarla,

ve sanma sakın onun çok duyarlı ve içe işleyen düşüncenin tüm nüanslarını açıklayabileceğini, tüm biçimlerini.-

Ah, hiçbir zaman adlandırılamıyor böylesi durumlar, bu seçkin konumları ruhun,

ah, aklın bu molaları,

ah, benim saatlerimin besini bu küçücük başarısızlıklar,

ah, olgularla çalkalanan bu güruh

-hep aynı sözcükleri kullanıyorum ve gerçekten düşüncemde pek ilerlemiş görünmüyorum, ama doğrusu sizden daha ilerideyim,

sakallı eşekler, münasip domuzlar, sahte dünyanın efendileri, portre muşambaları, dizi dizi yazarlar, temel bilgiler, davar yetiştiriciler, böcekbilimciler, benim konuşmama dadanan vebalar.-

Size nâtıkamı yitirdiğimi söyledim, ama hâlâ konuşmakta diretmeniz için bir neden teşkil etmez bu.

On yıl içinde, bugün sizin yapmakta olduğunuz işin aynısını yapacak olanlarca anlaşılacağım yeterince. Sonra gayserim bilinecek, buz ada’m görülecek, zehrimi sulandıran giz öğrenilecek, ifşa olacak ruhumun oyunları benim.

Sonra her tel saçım, aklımın bütün damarları gömülecek kirece,

sonra Ortaçağ hayvan öykülerim algılanacak ve bir şapka olacak gizemli havam benim. Görecekler sonra taşların buharının eklemlerini

ve imgelemimin ağaç biçimli buketleri billurlaşacak sözcüklerde,

sonra göktaşlarının düştüğünü görecekler,

görecekler ipleri,

sonra anlayacaklar bir geometriyi uzaysız, öğrenecekler ne anlama gelir aklın düzeni, ve nasıl aklımı yitirdim, anlayacaklar.

Aklımın neden burada olmadığını anlayacaklar sonra,

görecekler tüm dillerin hızla kuruduğunu, tüm zihinlerin suyunun çekildiğini, ağızlardaki dillerin pörsüdüğünü, insan yüzleri dümdüz olacak ve sanki sıcak hava deliğince soğurulmuş gibi havası kaçacak,

ve bu yağlayıcı zar sürdürecek havada yüzmesini, bu yağlayıcı acımasız zar,

bu iki kat daha yoğun, çokkatlı zarı sayısız yarığın,

bu melankoli ve bu batıcı zar,

ama çok duyarlı, çok kendine özgü,

hem çarpma ve bölmede hem de yarıkların, duyguların, hapların ve zehirli sulamaların bir çakımıyla geri dönmekte çok yetenekli,

sonra tüm bunlar evetlenecek,

ve gerek kalmayacak daha fazla konuşmama benim.











SONUÇ



- Peki, neydi amacı bu radyo konuşmasının, Bay Artaud?



- Öncelikle, resmen onaylanmış ve benimsenmiş belirli toplumsal müstehcenlikleri kınamak:



1. Henüz doğmamış ve bir yüz yıl içinde yahut daha uzun bir zaman sonra doğacak ceninlerin yapay döllenmesi için çocuklar tarafından bağışlanan bu çocuksu sperm boşalımı.



2. Kolomb öncesi Kızılderili kabilelerinin aşağılanmasına yol açan savaşsever eski Amerikan emperyalizminin, Kızılderili kıtasının her noktasını işgal eden bu aynı Amerikan halkında yeniden doğuşunu kınamak.



3.- Çok tuhaf şeyler söylüyorsunuz Bay Artaud.



4.- Evet, tuhaf şeyler söylüyorum,

bizi inandırdıklarının aksine,

Kolomb öncesi Kızılderililerin tuhaf bir biçimde uygar insanlar olduğunu ve gerçekte salt vahşet ilkesine dayalı bir uygarlık biçimini bildiklerini.



5.- Ya vahşetin tam olarak ne anlama geldiğini biliyor musunuz?



6.- Pat diye mi? Hayır, bilmiyorum.



7.- Vahşet, kan sayesinde ve kan akana dek Tanrı’nın, o bilinçsiz insan hayvanlığının

hayvanca rastlantısının kökünü kazımaktır, her nerde görülürse.



8.- İnsan, dizginlenmediğinde, erotik bir hayvandır,

esinli bir ürperti taşır içinde,

bir tür nabız atışı

ki sayısız hayvan üretir:

eski kabilelerin genellikle Tanrı’ya atfettikleri biçimler.

Bu oluşturdu ruh diye bilinen şeyi.

İşte, Amerikan Kızılderililerinden kaynaklanan bu ruh, bugün dünyanın her yerinde, yalnızca

hastalıklı ve bulaşıcı gücünü vurguladığı bilimsellik pozlarıyla kendini yeniden ortaya

koymakta, apaçık durumu ahlaksızlığın, ama yıkımlarla üreyip çoğalan bir ahlaksızlık,

çünkü, isterseniz gülün bana,

mikroplar diye bilinen şey

Tanrı’dır,

ve biliyor musunuz, Amerikalılar ve Ruslar neyi kullanarak yapıyorlar atomlarını?

Tanrı mikroplarını kullanarak.



- Sabukluyorsunuz, Bay Artaud.

Delisiniz.



- Sabuklamıyorum.

Deli değilim.

Size, yeni bir Tanrı düşüncesini yürürlüğe koymak için mikropları yeniden icat ettiklerini

söylüyorum.



Tanrı üretmenin yeni bir yolunu buldular ve mikrobik zehirleyiciliği içinde ele geçirdiler onu.



Bu çivilemektir yüreklere onu,

insanların en sevdikleri yere onu,

sağlıksız cinsellik kisvesi altında,

insanlığı, şimdi yaptığı gibi çıldırtmaktan ve tetanozlamaktan haz duyduğu anlarda edindiği

hastalıklı vahşetin uğursuz görünümüyle.



Evrensel olarak uzaya yaydığı sahte görünümlerle onu boğmak için saflığın ve benimki gibi temiz kalabilmiş bir bilincin ruhunu kullanıyor ve bu yüzden Artaud le Mômo’nun halüsinasyondan yakınan bir kişi görünümüne bürünebiliyor.



- Ne demek istiyorsunuz, Bay Artaud?



- Demek istiyorum ki, ilk ve son olarak, bu maymunun işini bitirmenin yolunu buldum

ve gerçi kimse Tanrı’ya inanmıyorsa da artık, gitgide insana iman etmede herkes.



Demek, insanı iğdiş etmeye karar vermemiz gerekmektedir tam da şimdi.



- Nasıl yani?

Nasıl yani?



Nerden bakılırsa bakılsın, siz bir delisiniz, deli gömleği çoktan hazır bir deli.



- Onu, son kez olmak üzere, anatomisini yeniden oluşturmak için

otopsi masasına yatırarak.

Anatomisini yeniden oluşturmak için, diyorum.

İnsan hasta, çünkü kötü inşa edilmiş.

Çırılçıplak soymaya karar vermeliyiz insanı, onu ölümcül bir biçimde kaşındıran

mikroskobik hayvancığı kazıyıp çıkarmak için,



Tanrı’yı

ve Tanrı’yla birlikte

organlarını.



Çünkü, isterseniz beni bağlayabilirsiniz,

ama bir organdan daha işe yaramaz bir şey yoktur.



Organsız bir beden yaptığınızda onu,

bütün otomatik tepkilerinden kurtarır

ve yeniden inşa edersiniz gerçek özgürlüğü için.



Sonra yine tersyüz dans etmeyi öğreteceksiniz insana

dans salonlarının taşkınlığındaki gibi

ve bu “tersyüz”, asıl yeri olacak onun.

Çeviren:

Erdoğan Kul

Antonin Artaud’un “Çöptür Bütün Yazılanlar”

23 Ağustos 2010 Pazartesi

......?????

Hayali düşüncelerde kendini görüntüleyememe,kısmen ölümdür..bu durum başkasının suçlarını yüklenerek mikrososyal ailenin dünyasında ölmekle benzerdir.(bu bir matematiksel işlevi çağrıştırır) hayali beyanatlar gerçek ise,gerçeklerin mecaz olması ise gerekli değildir içler dışlar çarpımınında ortaya çıkan denklemin sonucu =gerçek virüs bulunamazsa,başka biri tarafındandan sosyal bir virüs türetilir....peki ben hala kismen ölüm kısmına neden takılıyorum...

...........bu iki paragraf ancak antonin artaud gibi bir büyücü tarafından birleştirilebilirdi._65 elektro-şok_la tehdit ediliyor olsa bile ..(ki bu yüzden kurumlaşmış psikiyatri yöntemlerinin süregelen uygulamalarını tam bir vahşet tiyatrosuna benzetirim/deney olarak insanları kullanır)

doğumdan ölüme kadar kutu içinde yaşadığımız söylenebilir…kurtuluş görüşü şöyle gerçekleşir;uterustan çıkıp aile kutusuna düşeriz,buradan okul kutusunun içine gireriz,okul bittikten sonra ise dimdik ayakta duran kendi kutumuz içinde olmaya şartlanırız,sonunda pek tabi rahatlayarak tabuta konuruz..

16 Ağustos 2010 Pazartesi

ufuk çizgisi,salt dikey olsun diye ''veda''.................

Adam ve kadın bir ömür boyunca


Paralel çizdiler!

Aynı yapılardan çıkıp

Aynı sokaklardan geçip

Aynı caddelerde gezdiler.

Hiç mi

Birbirine aykırı düşmek istemedi

Bu iki çizgi?

Hiç mi birbirlerini kesmek geçmedi

İçlerinden?



Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Günlerine birlikte başladılar

Birlikte bitirdiler

Aynı çarşaflar üzerinde

Birbirlerine paralel

Gecelerini birlikte geçirdiler.

Hiç mi içlerinden zig-zag çizme isteği

Geçmedi?

Gerçekten bu iki çizgiden hiç biri

Salt ötekisine dikey olsun diye

Kendisini asmak istemedi mi?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Bir ömür boyunca

Aynı tavır aynı yüz.

Aynı vücut, aynı ses.

Aynı koku, aynı nefes.

Hiç mi yalnız kalmak isteği

İliklerine işlemedi?

Hiç mi öğürmek gelmedi içlerinden?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Bu iki çizgi

O raydan ayrılmadan, kömürlerini bitirdiler

Yitirdiler ömürlerini

Bir cehennem azabı içinde yitirdiler

Hiç mi elleri

Birbirinin elinden başkasına değmedi?

İçlerinde bir kez olsun

Başkalarıyla paralel çizme tutkusu

Filizlenmedi mi?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Sonsuzda bile birleşmedi bu iki çizgi

Toplum birbirine paralel mezarlara yatırdı

Bu iki cinsi.

Yani bu iki çizgiden

Hiç biri

Hiç özgürlük nedir, mutluluk nedir bilmedi mi?

Ben orasını bilmem.

Peki bu köleliği

Kendileri mi istedi ki?

Değilse bunun sorumluları kimdi?

Ben orasını bilmem dedim.

Bildiğim

Bu iki çizgi

Birbirine zincirliydi.

Adam  ŞENEL
alıntı teleandregenos ütopyasında evlilik hayatı(bizahati okunmalı)


soruların yanıtını kendi kendime vermeye çalışınca pekde anlamlı olmadığı sonucuna vardım.şıkırt şıkırt diye bir ses,hala şıkırt şıkırt zincirli bir düğüm sesi..yazdıklarımı ikinci kez okuma alışkanlığım yoktur,basit olmayan obsesyon..bu sıralar obsesyonlarımı zorluyorum,ve obsesyonlarım acil ünitelik oldular,yoğun bir epistaxis süresinde uygulamaya çalıştığım arter ligosyona vazelinli tampon eh işte işe yaradı.ikinci kez okuyunca farkettim ki,%70 external,şığırt şığırt şığırt,hatta %82 ...bu ne demek mi oluyor ''OKB''%82 GİBİ BİR ORANla kelimelerimi TEK BİR ŞAHSIN KELİMELERİNE yönelik yazmışım..neden ama 2009 yılı ağustos ve 2010 ağustos bu tam 365 gün ,harcanan vakit asla değil,peki öyleyse bu soruya nasıl bir cevap yaklaşır..kesinlikle patolojik...papürüslerimi okurken cidden dehşete düştüm..gereksiz bir yakın ilginin neden olduğunu sandığım bu beslenme süresi eşitsiz bir beslenme,özgürözerk beslenmenin yok olduğu sanrılı bir postür..kifoz resmen kifoz...denetim terörü..ben orasını bilmem demeyeceğim...biliyorum..
artık biliyorum perdeler arasındaki çığlığın ,kendini evinde hissettiği diyafram kası,sensin..teşekkür ederim.katlanabilirliğime muhatap olduğun için:)..beş yıl olmayacağım,ve 1 yıl süresince seni okumak ve seni yazmak çok eşsiz bir tattı..teşekkür ederim..iki hafta içinde gidiyorum,ve önümüzdeki beş yıl içerisinde muhtemelen seni okuyup yazmayacağım döndüğümde,tüm yazdıklarımın bir parşömen görevi yapacağını biliyorum..umarım arayışlarını gerçekleştirmiş,mutluluğunun savcılığını yaparken bulurum seni....ufuk çizgisine her bakışımda seni anımsayarak iyilikler dileyeceğim...
iyi kal.....
beş yıl sonra görüşmek üzere.......

14 Ağustos 2010 Cumartesi

.


Varlık durmadan bastırılan monotonlukla fren yapar,kişilik denilen esrarengiz gücün üzerinde. Bu kelimeleri tekrarlayan beynim bir çağrışımla ikinci kez aynı filme uzatmıştı ellerimi, gün boyu bir sessizliğin içinde beynimde ritimleşen aynı monoton kelimeleri sıralamıştım ..yine izledim...sessizlik artan çoğalan taşan. tarihin, aşkın ve Tanrı'nın sessizliği üzerine bir film diyen yönetmen ve http://www.dailymotion.com/video/x7eua8_to-vals-tou-gamou-eleni-karaindrou_music ve sessizliği bilen sessizliği yaşatan,taşkın olan bir sessizlikle..






"birisi, kim olduğumu ne istediğimi sorarsa.

bir kadın mesela.

‘hiçbir şey’ diyeceğim. ‘sadece geçiyordum.’

‘bir vakitler burada yaşamıştım."



Bir yığınlık var üzerimde suskun ,yılgın devrilecek bir temeli olan ,kollarımdan biri tutup fırlatsa gelişi güzel,fırlattıktan sonra üzerime çullansa nefes alamaz haldeyken sessizlikleri yıkan gürültüleri duysa kulaklarım..oysa yaşamımda açılan boşlukları daha fazla genişletebilecek bir şekilde duruyor kulaklarımda kaptığını yutan bir canavarın iştahsızlığı ile öylece duruyor..sessizlik sessizlik sessizlik..illa da istediğim sessizlik şimdi bende güven uyandırmadığı gibi korkutacak şekilde duruyor,öylece.. nasıl bir çelişki bu ne arıyorum,bulduklarımın hepsi neden büyütüyor boşluklarımı,kaprisli bir ruh halini benden esirgemeyen genetiğimi dinlemek ile çelimsiz bir gecede gırtlağımdan ses çıkarmadan geçen şarabın farkı yok,daha nice gırtlaktan geçecek olan şarap daha ne kadar fermente olacak,daha çoğula sahip olmak için,ruhum yüzde kaç oranında mayalanacak..daha ne kadar bekleyeceğim..ne zaman lezzet alacağım içtiğim şaraptan,yaşadığım hayattan bulduklarımdan..bilmediğim hislerin peşinden koşarken aynı tadı hissedeceksem,ya yeniden hisedeceksem ,bilinmemezliklerin ortasında bocalayışım telaşlı çaresizliğim,tüm boyutlarıyla algılayamadığım gerçeğin,kaçarken bıraktığı ayak izlerini takip ederken bana sorulan soruya yine mi sadece geçiyordum diyeceğim..ve bir vakitler..kaç gündür uyumuyorum,sabahları koşmuyorum,hem uykuya kaçacak hemde kendimden kaçacak ,zamansızlık yaratmamak için iki gündür telefonlara bile cevap vermiyorum,kimseyle görüşmek istemiyorum,ve bir vakitler adanada pamuk tarlasında ayşe olma hayalini kurmuyor,ve bir vakitler ayşenin pamuk tarlasından kurtulma amacını,hayllerle süslediği düşleri kurmuyorum..kaz çobanı olan yeşil kocaman gözlü gülün hayallerinin içine giremiyorum ve yine bir vakitler gözlerinden akan mutluluğun taşkınlığıyla gülümseyen ıssız köylerin genç kızlarının,kollarında taşıdığı su kovalarını taşımıyorum,onların tutkularını heyecanlarını içmiyorum..bir vakitler geçtiğim tüm yollardan geçen kadınlara öykü yazmıyorum,dere kenarında çamaşır yıkayan kahkahaları dinlemek için gizlice onları gözlemiyorum..çünkü bir vakitler onların düşlerinde mutluluk vardı,yüzlerinde gülümseme avuçlarının içinde dokunsan kırılacak yürekleri,masal kahramanlarıda dahil hepsinin şimdilerde düşlerinde hiçbir şey var,sahip olunan tüketilen,sahip oldukça eskitilen,daha çabuk elde edildikçe tadsızlaşan hiçbir şey..hiç bir şey bu kadar monotonlaşmamıştı şimdide,varlık altını iziyor…sade de olsam,yeşim gül ayşe selin ışık kiraz justine yada juliette olsam ne fark eder,üstümü çiziyor varlık…sadece geçiyordum,sessiz,doyumsuz tadsız,tuzsuz..kim olduğumun ne önemi var ne olamadım,sadece geçiyordum..sanırım bu veda hutbesine dönecek,çünkü artık yazmakta istemiyorum…sessizce sadece geçiyordum…

hoşcakalın.....
http://www.wat.tv/video/musica-nuda-non-ho-eta-live-ulyg_2ey2j_.html
http://www.dailymotion.com/video/xduhqs_musica-nuda-i-will-survive_music

!!!

Retinamın üzerine düşen düz ve baş aşağı görüntüler,derinliği algılamayan insanın dipsiz karanlıklardan kurtulamayacağının belirtisi gibi yansıyor..insan son derece kördür..dikey bir doğruda al aşağı edilmiş üç boyutlu görüntüyü yakalamak için optik bilgilere hüküm etmeme rağmen yeterli değil..gözlerimi kapattıktan sonra beyin gücümle resimlediğim tüm boyutları düşüremiyorum gözkapaklarımdan dışarı..dikey hafıza hücreleri geliştirilmeliydi.. geçmişten ziyade varlık varyasyonu yükseltecek dikey çıkışlarla sadece geleceğe uyarlı bir bellek gelişebilseydi..şu anda retinam üzerine düşen gerçeğin baş aşağı edilmiş düz görüntüsü gibi,algılama da duygular ve dış olaylar arasındaki ilişkiyi bir çeşit tersten algılıyor..zaman ve mekan gerçeğinin içinde hayali kozmogoni yaratıp,defalarca deneyler uyguladım kendime,düşüncelerimle bu dünyayı yaratan kişinin ben olduğuma karar verdim..benim algıladıklarımla vardı her şey..bir kaç kere halüsinasyon ve üç boyutlu görüntü yakalamak için ilaç aldım..enfes bir deneydi. Korkutucu olacağını düşünmüyordum,kontrol bende olacağına o kadar emindim ki hatta o anda hissettiklerim hissedemediklerim gördüklerim algıladıklarım fiziksel değişikliklerim hepsini yazmak için hazırlık yapmıştım..hatta odaya kamera yerleştirdim...beynim hiçbir organıma hükm edemiyordu,algılama yeteneğim yoğunlaşmış,içimde bir huzur yayılmıştı..gözlerimi kapayınca net ışıksız ama açık belirgin bir boşlukta duran tuhaf yeni bir nesne görüyordum,gözlerimi açınca mavi bir duman bırakarak kayboluyordu..kırmızı mor ve duman gibi uçuşan maddeler etrafımı sarıyordu ..beynimdeki tüm bilgileri üç boyutlu olarak çizip gözkapaklarımdan dışarıya flu görüntü olarak bırakıyordum..soğuk yavan ve statik yapıları vardı görüntülerin,organlarıma müdahale edemediğim gibi onlara devinim kazandıramıyordum..şizofrenleri anlamak için yaptığım bu deneyde,düşüncelere ne olduğunu merak ediyordum..üzerinden sifonu çekiniz gibi bir izlenim yayılıyordu sanki..içimizde bir huzursuzluk ve endişe hissettiğimizde karar verme yeteneği çalışmaya başlar,oysa oturduğum yerde şiddetli susamış olmama rağmen sehpanın üzerindeki suya uzanmıyordum..ve hiç karar vermeme hakkın duğuyordu..hiç karar verememe hakkının bu kadar doyurucu olduğunu anlatamam..zamanla ilgili endişe yaşamıyorsunuz,zaman ve mekan bir çizim ve çizim içinde stres yaşamıyordum,gözlerimi kapatıp tanrı çizmeye çalıştım,gözlerimden bıraktığım görüntü dehşet verici renklere dönüştü fraktal bir fenomen ve sinyali gittikçe güçlenen bir fenomene dönüştü..dikey mor bir cizginin enlerinden genişleyerek dikey çizgiler oluşturduğu ve her oluşan görüntüde ısrarla çizmeye çalıştığım gözler yerine diş gibi mermerimsi küçük parçalar çıkan bir oyuk bir boşluk çizebilmiştim,sonradan tanrıya yakıştırmam ,diş tüküren,diş tüccarı oldu..kollar bacaklar uçuşuyordu etrafımda,yoğun bir yasemin kokusu hissediyordum sanki(…………..özentili bir anlatım,buradan ötesi sansürlüdür)en değerli şeyin bellek olduğunu öğrenmiştim ve ne kadar güçlü olduğunu,üzerinde hafif rüzgar esen bir deniz tarlasında yaseminleri görmek,keman tellerine sarılmış hanımelleri…ama uyuyup uyanmadığınızın rüya olup olmadığının gerçekmi değimli,mekansızlık diye bir kavrama asla müsaade etmeyen bir belleğin,insana neler yaşatabileceğini iyi biliyorum,ve şizofrenlerin üç boyutlu gördükleri şekillerde onları huzur ile huzursuzluk arasına sürükleyenin bizim direttiğimiz kararlar olduğunu biliyorum..karasız kalmakla onlar huzurlu kalıyorlar..yataktan kalkıp perdede oynaşan ışık oyunlarına ellermi ve saçlarımı bırakıyorum,bir oyunun içinde asla şüphe ve karar karıştırılmamalı,oyunun büyüsü güdüselliğin kışkırtıcılığına kendini bırakmaktır..beynimiz mekan,oyun mekanımız,hep öyle olacak,gerçek sadece beninle,ötesi olamaz zaten iki boyutlu insanın gerçeği,kendinin ötekine yansımış halidir..kısıtlı bir rol repertuarına sahip kişi,ilişkilerinin kendi üzerine koyabileceği gücün farkında olamaz,olumsuz ezgi nesnesiyle ipnotik bir uykuya dalmak demek,kendine yalan söylemeye devam etmek demektir..bu dünya dediğin ve ben dediğin her şey ,benin repertuarına katacağın benden olan şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor..pavlov’un bir çemberle bir elips arasında açmazda bırakılıp,sınırda çıldıran köpeği gibi, sınır belirlemek duyguya arzuya bedensel yetilere spastik muamele etmek,karar çizgileri çizmek,utanç maskelerine sarılmak demek,dürtülerinizi serbest bırakın,nereye gitmek istiyor gitsin…..ve gitmeli..

13 Ağustos 2010 Cuma

_

İnsanın acıya karşı duyduğu duygusal tepkiyi tanımlamak zor,çok zor..bu daha çok umut-korku dengesinin en primitif düzeyinde;daha çok acıyacağından duyulan korku ile,kismen bir an gelip bu acının dineceğine duyulan umut arasında ; kandiski’nin halüsinasyon çağrıları ile cajal’ın arterioskleroz tartışmaları arasında dante'nin yazdığı gibi speranza di minör pena gibi…..son kalan tabloyu indirdiğimde prelude başladı sanki yerinde,camdan yapılmış çan seslerine dönüştü… bu umut iken bir anda boş kalan duvarların içimde yarattığı görsel temassal ve işitsel agnozi damarlarımdan zorla çekilen korkunun tüm duyumlarımı ayaklarımda hissetmiştim,ayaklarımın kusmayacaklarını biliyordum ama yine de hissettiğim şey,ayaklarımın midesi bulanıyordu kusmak üzereydi…sanki bir zehirlenme anı..hareket duyumlarımda değişmeler olmuştu,kıpırdadığım hareket ettiğim zaman,bir kas işlemi sonunda pozisyon değişim hissi yerine,lokalize ve pozisyonel bulantı hissi duyuyordum..bu tabloyu ölümünden on gün önce organlarını tanrı korusun diye yapmıştım..ölüm biyokimyadan kimya ya geçişken acı ve ağrı için asla bunu söyleyemezsin,elimden düşen tablo ayaklarımın üstünde durdu ve karaciğerini gördüm..sonra tüm erkeklerin bir karaciğer taşıdığını..yemin ederim ki baylar;fazla bilinçli olmak bir hastalıktır,gerçek ve eksiksiz bir hastalık..çünkü size baktıkça karaciğerlerinizin sizde yarattığı umutsuzluğu ve acıyı ,bir kadının prometheus bakışlarında dindiremediğinizi görüyorum..bir kadına asla karaciğerinizi teslim etmeyin,meskalin içmiş gibi dolaşıyorlar öldünceye dek..

12 Ağustos 2010 Perşembe

/////////////

aynı perdeye yansıtılan iki ayrı filmin birbirini izlemesi kadar anlamsız,kağıt bebekler gibi iki boyutlu görüntüleri süslemek kadar saçma..mantığın güçlü kasları gresle ovulduğu sürece,arzuların kayarak bütün varlığa sahiplenmesi, örüntüsüne saplanmıştık.kimseye acımadığımız anomi çoğun yokluklarını çıkartı önümüze iki kaos olmak ve göstermek için..loş felsefi bir loşlukta bir kuyruklu yıldız,iki başlı bir hayvan gibi şaşırtıcı ve biraz grotesk olan,arzunun tribişon gibi dolambaçlı olmasıydı.orgazmdan çok ritüelden zevk alan fetişler gibi zihni amaçtan öte kelimeleri araca çevirerek coşmuştuk..yabancılaşmanın son moda tüm biçimlerine indirgendiğimizin farkına vararak yaratıcı hiçbir iyimserliği sergileyemedik,çabayı tümüyle yok edemediği veya uzaklaştıramadığı bu inatçı boşluklarda,bir hissizlik nüvesi vardı..tıpkı ezici bir ölüm karşılaşmasında yaşanan psişik duyumsamazlık durumuydu..sembolik ölüm karşılaşmalarında köktenci ve geçici eksiltmeleri devreye soktuk sahtekarca,yön değiştirebilen biçimle,iki boyuta sürüklenmiş arzu biafra soykırımından farksız değildi arzular üzerinde..yüzeysel güdümüz gurur ve denetleyemediğimiz itkilerden dolayı kendi kendimizden özür dileme ayinlerine arsenik tadındaki dipdiri yeteneklerimizi katmıştık..politik broşürler gibiydi dönüşümcü hislerimiz,gotik uyanışına benzer reflekslerimizde kırılgan duyarlılık ve aşırılıcılıkla hiçbir ilgisi yoktu..aç kalmak için nöbete çevrilmiş şartlanmayı devam ettirmekti..tekrar eden paradigma ise kendi ölümüne inanmamak için direnen bilincimizdi.kişiliği yükselten jestlerin zamanı geçti,çapken misali moda türevi bir etkilemle kurgu dünyamızı sanrısal olarak kısmen sardı..ironik olduk kendimize birbirimize kendimizi anlatamadık..başlangıçta şeylerin alışılmış düzenine meydan okuyan jestlerdik şimdi ise geri kalanlara dil çıkartan bir medda gibi ısıtıp ısıtıp aynı düşleri seyrediyoruz,icat ettiğimiz boşluklarımızın tanrıları alkışlarken bizi,onları eğlendirmekten sevemedik bizi,iki karakterle dolaştık ,yarının hiçliği perspektifinde aktif olabilsin diye biri..avunçsuz görünüm şevk desteği bize..içine sızan gün ışığı olmak isterdim ,örtüsü açılınca çırılçıplak bedenine inanç olmak,üstelemek,şiddetle uğraşmak söyleyemediklerinde..oysa yine dinazorların sessiz gecesinde nükteli şarkılar çalıyor parmaklarım,noktrün kıvamında homojen bir geçişte sarhoşluğum,şebnem yıldız yapıyor koruda,bana kendinden bahset….

j

organik tabakada kontenjan evirme
the problem of other minds
principle of like causes like
dicto simpliciter

&&

Bomboş bom boş….başlangıç noktasına geri dönen korku görüntüsünden önce yalpalayarak dikey bir gölgeyle düşüyor içime..kütüphanemin sıfır yalnızlığı,hiçlikle sonsuzluk arasında asılı duran şu anın düşüşüyle biçimlendiriyor sıralı düzgün rafları,ilerleme bir yığın sözcükle dolu olmasına rağmen,her şeyin yine olduğu gibi kaldığının belirtisi..bağnaz ve kör inanıştır ,gelişerek ilerleyebileceğine inanmak,sözcükleri raflara dizmek,sanki her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin,eskimiş canlılığı kalmamış bir düşünüş izinin tiryakisi olan parolasıdır,gelişmek ve düzeltmek..dünyanın dışını da düzeltmek.. oysa gerçekliği düzeltmek için önce düşte alt üst olmak gerek..tüm kitaplarımın teker teker düşüşünü görmek,korkak ve bir ızdırapla raflarından ayrılmamak için içimde direnişe geçmeleri,olduğu gibi kalmasını isteme düşü,işte bu düşü alt üst etmeden benimle yaşamaya tiryaki onlarca kitabı,alt üst bir düşle düşürdüm raflardan,hepsini koklayarak yerleştirdim kolilere..tutunamayanların sargıları olan kelimeleri yığdım üst üste,en üste oğuz atay ve Turgut uyar bandajı ile bantladım..gerçi her ikisinin kelimelerini ve düşüşlerini onca insanın gösterişli düşlerine her daim yerleştirmelerini midem kaldırmıyor artık..gösterişsiz düşlerin düşüşleriydi onlar,nereye bakarsam nereye dönersem onların kelimeleriyle biçimlendirdikleri gölgelerini,parlatmak için lakeledikleri kelimeleri tahammülsüz kılıyor beni..anlıyorum ki bu her şeyin olduğu gibi kalması düşünüşüne karşı,benim düşüşüm,aynı kelimeleri aynı kitaplar aynı düşler aynı aynılar içinde dönerken düşmek benim en gösterişli düşüm..dönen bir zaman,geleceğe doğru ilerleme yanılsaması içinde dönmek ,tam dönerken aynı kalma istemiyle tüm düşlerini yığmışken,bir refleksle başlangıç noktasına düşme düşü,çözümün zamanın içinde değil ,dikey bir zamanda,zamanın dışındaki zamandadır,düşünüş niteliğini ancak bir anda başlangıç noktasında yeniden yükselmesi ve bu yükseliş gelişmeyle paralel değil,düşüşten dikey zamana yükseliş düşüşüyle,boşluklar nitelikleşecek,boşluklardan anlam çıkartmayacağım,boşluğun kendisine bırakacağım kendimi..milli kütüphanenin boşluğuna elli koli kitabı bırakıp çıktığımda,bir varoluş sobesi ile bakışlarımla dokundum geçmişimin rollerine..endişe gölgesi kulağımda soluyor ‘’kitaplarını nasıl severdin’’..etik gölgesi burnumdan soludu ‘’güvende olmak için günahsız olman gerekir’’günahlarımı çoğaltan kitaplara doğru iliştirdim gözlerimi,bana her şeyi ama her şeyi öğreten güvensiz günahlarıma..bir anda boğazımı yırtarcasına içimden çıkmaya çalışan çığlığı yakaladım gırtlağımda ,oracıkta ellerime gömdüm,gözlerime iliştirdiğim tüm güvensiz günahlarımı gırtlağımdaki çığlığa düşürdüm..ve koşarak çıktım..hem düşleyip hem bağımlı olamazsın,ve değer verdiğim güvensiz günahlarımla aramdaki mesafeyi bir düşüşle araladım,göz yaşlarımdaki düşüş neyin nesiydi,olsa olsa çığlığımın ter izleri..bomboş ve semiyotik bir toz tabakası raflara yerleşmiş..sentaks bir gürültü gözlerimi alıyor baktıkça raf boşluklarına…ironik bir kahin tavrıma nefes egzersizlerim karışıyor..küçücük bir bavulun içine yerleştirmek için hiç bulmaya çalışıyorum,gidişe 12 gün kala,fotoğraf makinemi de almamaya karar veriyorum,bir an ve burada ilkesi de bavuldan çıkıyor..bol suskunluk ekli sıfır sözcük..bomboş ve yedi ekli..intikamını kendinden alan bir ayrılışla medeaya veda ediyorum..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

moires freud sevgili bay,iç çatışmaların üç sonucu.....

eski çağın en yetenekli insanları,moires'lerin tanrıların üstünde varlık olduklarından kuşkulanıyorlar diye yazdığı zaman freud,bu kötü anne herşeye karşı adı verilmesede,röfule'nin geri dönüşünü gösteriyor..moiresler tümüyle kötü olmayan tanrısal anneler,ama kişilik dışı,ama yazgı kadar katılar(tıpkı keres'ler gibi ama tanrısal annelere çok yakınlar,iri beyaz dişli,kapkara uzun ve keskin tırnaklı,kanatlı korkunç varlıklar,ölüleri parçalıyorlar,yaralıların kanlarını içiyorlar).anne imgesini kullanırken bile yine de moires'lerin tanrılardan daha güçlü olduğu korkunç sezgisinin etkisi altında kaldığınız belli,tanrıların dağınık güçlerini bir tek varlıkta toplarken,oldukça kötü anneden daHa iyi koruyorsunuz sevgili bay..ve ölmekte olan kötü annenin yavaş yavaş yuttuğu freud gibi,tek tanrıcılığı yayan musa ile özdeşleşmeye kalkışıyorsunuz...ve o zaman artık tanrı bir tanedir,insanın onunla ilişkileri,çocuğun babayla olan yakın ve yoğun ilişkilerini kapsayabilir değilmi sevgili bay..BABASI İÇİN ÇOK ŞEY YAPANLAR DA,ÖDÜLLENMEK İSTİYORLARDI...

+.+

keşişmenin tekrarı,iki yanı aynı yüzün ,solipsist konsantre bir bakış..

10 Ağustos 2010 Salı

BİLGİNİN BİZATİHİ KENDİSİ İÇİN İSTENDİĞİ VE ÜRETİLDİĞİ ANLATISIYLA,BİLGİNİN İNSANIN ÖZGÜRLEŞMESİ İÇİN MEYDANA GETİRİLDİĞİ ÜSTANLATISIDIR..

-...-

post hoc ergo propter hoc

-...-

post hoc ergo propter hoc

...-...


                                               aestheticization of everyday life

1 Ağustos 2010 Pazar

.......

self-actualization gerçek yaşama aktarma ,gerçek yaşamda da öyle olma anlamını taşır..bu role yakın davranış sergiliyor oluşum,kafanda uzlaşma sağladığın çatışmalarının çağdaş eseri haline getirdiğin l’uomo universale (senin uygun gördüğün ‘’O’’rolü)ile eşdeğer yapmaz..kendini kendi idealleştirilmiş,bütünleşmiş imajıyla özdeşleştirilebilen, ve ‘O’rolü için;İspanyol süs köpeğinin bile İrlandalı bir av köpeği duruşunu sergileyebilecek kalıpları çizilmiş,mutlak doğruluğu olmayan bu görüntüyle bütünleşmeye çalışacak,böylece gizliden gizliye azizlediği bu şişirilmiş imaja girmeye çalışarak,kendiside anlaşılmaz bir şekilde bir imaj olup çıkacak..gereksinimlerine yanıt verecek bu geniş hepsini birden gerçekleştirme olanağı,ona kendi gerçek özünden daha gerçek gözükecek..ve tüm dişiler için,tüm çelişik eğilimlerin ,üç farklı yoldan denetim altına alındığı,eğilimlerin yüceltildiği ‘’o’’arka plan önünde poz vermeye çalışması iğrenç bir aldatmacanın fotokopik görüntülerini temsil etmeye başlayacak..sevgiyi can sıkıcı yumuşak bir başlılık olarak gösteren ,kendi ideal imajında sadece parlak zırhlı bir şövalye değil,ayrıca,psikanaliz akışı içinde büyük bir aşık rolün, ‘’o’’arka plan önünde poz vermeye çalışan dişinin duruşunu aydınlatmak için uyguladığın,filtreleme ve projektör,yansıma ve geçme teknikleri de,fantezi ve mevcut becerilerden elde ettiğin malzeme üzerine kurduğun,kurgulanmış rol olacaktır..o halde ‘’o’nun,’’o’’olması kadar,gizli özne olarak kalması daha düşsel daha üretken ve şablon tekniklerine uyum gösterebilirliğiyle fantezide hayatını sürdürmesi kadar gerçek olan, reel yaşamda yerine konmuş ‘’o’’nun yansıması olarak kalması daha doğru görünüyor..bizi cennete ulaştıran bir sonsuzluk özlemi arayışının ardına sakladığın’’o’’benim için,süslü kelimelerden daha ötedir..insanın kalıtsal düşmanının büyüsüyle,ruhuma işlenen,sevgiyle ,etin verdiği hazla yeryüzünde sadece cennetlik bir umut olarak yüreğimde yaşanan yere ulaşabileceği yanılsamasıdır,sevgi sadece fantezi dünyasında gerçekleşebilir..sen, sevilen,fantezilerimde biz ,o değil ben olacaksın..sonsuza değin daracık yaşamın,doğanın yaratanın üstüne çıkaran, aşığa değen ateşli bir vuruşun yok ettiği her sevinç,yüce bir zafere karşı gelecek, gerçek aşkların ihanetine gerçek aşkların ölümlüğünün benzerinde olmayacak,tüketilmeyen olacaksın,dokunupta öldürmediğim,sevdikçe sevebileceğim bir enginlikte sen olacaksın..süslü kelimelere inat..

31 Temmuz 2010 Cumartesi

..............

sıçramalı yakınsak bir evrim,oturduğum yerde karmaşık olarak bıraktığım dökümanların içinde savrulduğum sanki bir çeşit yerçekim kuvvetine bir entropiye benzeyen psikolojik çok güçlü ve kaçınılmaz bir gözlemci konumundaki bir anormalliğe uzun süre göz yumacak bir itaatkarlıkla donakalmıştım..korumak için kendimi zorladığım,bu tetikte donma hali,bir farkındalık durumu beni ortamıma yabancılaştırıp başka yasaların hüküm sürdüğü bir evrende yaşayan birine dönüştürdü .alel harflar bedenimimden sıvasını döker gibi dökülüyor,çok yakında antikorlar bana karşı eyleme geçecekler,beni bulacaklar,ve ardından bir yabancı bedene veya bir metobolik artığa yapıldığı gibi ya içlerine katıp,ya da dışarı atacaklar..örgün organizmanın tüm işlevini gözlemdiğimiz ,içinde yaşadığımız evren hepsi bu sistemli organizma işleviyle hareket ediyor;kişisel yazgılar(genetik hastalıklar) çeşitli organlar,bezler ve onun damarlarında akan organik yuvarlardık..ve bir gün açlıktan gözü dönmüş varlıkların ağzından salyalar akarak yemekhane binasına doğru yığıştıkları saatte giriş holünü gözledim.zihnimde bir anda tıpkı bize benzeyen şu gaddarca meşgul,ilkel,kör böceklerin ki gibi,insan-karıncaların hıncahınç dolu yuvası halindeki ipnotik kuruluşuşların ürkütücü görüntüsü geçti..ve insanların tüm olumsuz duyguların gizemli etkisiyle,kendilerini bu dünyaya bir sinek kağıdına yapıştırırcasına yapıştıklarını görmek dehşet vericiydi....ve evren sinyal veriyor,hormonal düzensizlikleri başladı ..regl dönemleri uzuyor düzensiz kanamaları var..şidettli kanamayla endometriumu çözülüyor..aynı bedende çift varlık dediğimiz,çıkışı olmayan noktada ebediyen bereber mutlu yaşıyacağımızı düşündüğümüz geniş otlaklara  kan ulaştı,içindeki evren kan kaybediyor,varoluşun su alıyor,içimdeki evren kan kaybediyor..asıl hedefi unutuyorsun,oyun bilmeyen oyun yaratamayan unutur,su alır varoluşu,çoktandır aynı rolü oynamaktan rolün kendisi oldun...içime hapis olmuş bir evren,rolün kendisi oldu...genetika popülası sayıklamaları dilimden dökülürken,gözüm gökyüzüne takılıyor..kalın zaman-uzam perdesinin ardında,insanın gerçeklik diye nitelediği,yaşamın gölgelerini,büyük,rengarenk olaylar,olgular ve koşullar sirkini yansıtan sihirli lamba,bulutların arkasından çıkıp tüm insanlara gölgelerini bahşediyor..

28 Temmuz 2010 Çarşamba

-21



Ufuk çizgimde ‘’yedinci mühür’’sün çatık kaşlı sanatın, başka bir iklimde’’ kış ışığı’’olacak bana.ıngmar bergman ve zaman zaman karl çapek gibi atmosferimi değiştirme yeteneğine sahip oldun..mezarını ziyaret edecek olursan (yazdıklarından çıkarımla) insan yoksunluklarıyla içinde yarattığı varoluşsal şeklini newt’leriyle şekillendirdiğimi ve bu benzerliğe sıkı sıkıya inandığımı söyle..biliyormusun bir itirafta bulunacağım sana seni okurken kelimelerin birer elektrot oldu başımda,kırmızı bir örtüyle tam saldırmak üzereyken sana,başka bir kelimeye yüklenilmiş bir sinyalle yarı yoldan dönüp varoluşsal bir sorguyla kendime saldırmamı sağladın bana,o halde dr.delgado’mu demiyelim sana..kendime ne diyorum biliyormusun ah ahmak ah ahmak daha önceden tanışmalıydın onunla..bir kaç gündür bloguna daha şiddetli takılıp kaldım,sanki kök saldım,durdum okudum bekledim düşündüm düşledim,gülümsedim tekrar okudum ve dedim ki;nasıl benzer böyle,insan insana..senin aşık olduğun iki kadını kıskandım,ne kadar şanslı olduklarının farkındalarmıydı acaba…ufuk çizgimde yüzü kızaran çocuk,blogunda hitap ettiğin kadınlardan biri olmadığımı biliyorum,paronayak sanrılarım evrenin içindedir benim,sadece özgül ağırlığımla yürüdüğüm bir hava akımı yarattım senden,gökyüzüyle yerçekimi arasında düşselimi çoğaltan karanlık bir hol,ve ayaklarım değmeden her bir vakit (okuduğumda) solungaçlarımla yüzdüm…ve bu gün paylaşımda bulunduğun el yazman geçmişe sürükledi yine beni,ve o tarihlerde kaybettiğim sevgiliye savurdu beni-ve sana bu yüzden çatık kaşlı diyorum,her geriye ittiğin adımımda;ayakkabımın altında yazan numara küçülmüyor be kuzum,o numara sanki acıların ezerek büyüdüğü ,her adımda toplama eylemine giden aritmetrik sayı-geçmişi ufuk çzigisinde bırakacak olanın zaman olduğunu ,ondan ne kadar hızla koşarak uzaklaşırsan o kadar odaktan uzaklaştığını düşündüğümde bir kara delik çıkıyor ve sanki bir zaman bükülmesiyle geçmişe itiliyor olduğunu görüyorsun,her itilişimde inan bana aynı şiddetle bir yaratım duygusuyla kaybettiklerimi onarma yeniden yaratma içgüdüsü sarıyor içimi,gördüğün gibi oldukça patolojik bir durum..acıya fikse olan yazgım…çağrışımı çoğaltan kelimelerin benim için inanılmaz bir rastlantı ve bu yüzden seni değerli kıldım..olur ya bir gün tesadüfü olarak yazdıklarıma ulaştığında senin için yazılanları seçip sahiplen ,altına sen imzanı at…çünkü içimde çoğalan ve dışavurumu sağlayan mekanizmayı harekete geçiren etken asıl sahibidir yazılanın…artık buradaki hiçbir kelime bana ait değil…………..korkuyorum evet..

dipnot:http://www.tika.gov.tr/TR/Icerik.ASP?ID=132
ı.cd'den getme (6)
2.cd'den bar mi (3)
senin için....

27 Temmuz 2010 Salı

Gözbebekleri,hayal gücü etkilenişiminden,kendini kurtaramamışçasına,en keskin ışık karşısında dahi daha hızlı genişleyerek çoğalan irade gücünün söz geçiremediği bir alan olmuşken ,kızgınlıkla varsayılan kışkırtma arasındaki tutarsızlıkla küçük bir leke halinde kalan,göz akı nystagmus titreşimleriyle gözbebeklerini sabitleyen öfkenin kabaran kırmızısı titriyordu dudaklarında…geçmişin bakışlara söz geçiremediği uzaklıkla dudaklarının soyunduğu sahte editörlüğü, sahte bir metinin güncel uyarlamasına dönüştürüyor dilin,gerçeklik tasarlanan niyete göre şekil alan bir suça dönüşmüşken,chevreul yansımalarından sızan dürtüler,dudaktaki öfkeye bir açısızlıkla yansıyordu…..bilinçli bir düşüncenin düşü için,kendini zorlayamıyorsan,chevreul sarkacına dönüşen bakışların dengesizliği düşer,suça…bilinçaltından sızan mor efekt, düşüncenin düzleminde boş levhada yansıyan aktüel nevrozun,perseverasyon diretmeleriyle açığa çıkar,tüm renkleri boşaltamamış olmanın sancısı düşer bakışlarından…bakış fetişizmin,gerçeklik ilkesinin tamda göğsüne saplanıp harakiri yaparken,ay ışığının ayakları, çoktan bakışlarının içine sızmış olacak…
.............
contradictio in adjecto…..
•Ocak 29, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Hırsla kirlenmiş dişlerini geçirdiğin her nesneye uygulandığın basınçla, bedenini yırtıp parçalayan öfken,ters bir akıma dönüşüyor,nefretin soyuluyor,zikzakl ar çizerek sarmal kümeleşiyor,yedi ton siyaha vuruyor rengini bakışların..gölgeni yitiriyorsun bilincinin önüne düşen perdede..kişiliğin düşüyor perdeye çıplak sıralı kayıyor..bilinçaltı dekorundan aşağılık duygun sızıyor önce,bilinç denetimini yitirerek izliyorsun kendini,yükseklik duygusundan yayılan akustik sesle kendi bileşenlerini duyuyorsun uğuldayarak zavallı dediğinde katalepsiye düşmüş görüntün donuyor.. havada ıslık çalarak dişlerindeki hırs çarpıyor,her çarpışında başka bir dış nesnede dişlerinin izi aydınlanıyor.. kuşkuyu havada bırakan bir hızla bedeninde görüntüleniyor izler..utanarak saklıyorsun..izlenilme güvensizliği duyumsayarak kıvrılıp saklıyorsun ..gözlerinden hiç kaybolmayan iç ve dış gerçekliğin ortasında yuvarlanıp duruyorsun..

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
rüşvet bakışlar ve endüljans parmaklar..
•Ocak 28, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Manifest birikmişliğiyle,bakışların el altından verdiği bilinçsiz rüşvet, kadının gözlerinden uzaklaşarak,sevgilisinin içinde oluşturduğu acı çekiyorum verisi haline dönüştüğünde, artık erkeğin endüljans için parmakları eylemleşir..kadına dokunarak affedildiğinin imzasını bırakır bedenine..oysa gönüllü bir acı çekme isteğinin içinde istiyor olması entelektüel günahlarına yenilerini katma isteğidir.,iç ve dış gerçeğin yoğunlaşarak bakışlarda sıkıştırılması dar alanda büyük bir keşiftir..çünkü erkek bilinçsiz rüşvetin ,vicdanında yarattığı acımayla kendini suçlamaya başlamıştır..kadın ise isteklerini gerçekleştirmek için ne yapması gereğini keşfetmiştir..istediği şeyin tam tersi bir isteği açığa vurması yetmektedir bunun için..suksesiyonu tersine çevirme eğiliminde statik açıdan bakmak,kontemplatif duruştan kopmayacağı stoik izlenimi uyandırmak,karakterinin zırhtan örtüsüyle erkeğin bakışlarını perdelemek ve kendi zaferini ilan etmek, duygular arasındaki çoklu farklılığın,
fenomende yansıttığı tek farktır..


Uncategorized kategorisinde yayınlandı
nefret süjesi….
•Ocak 24, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Suya subkütan bakış açısıyla baktığınızda sevdiğinizin görüntüsünü ,suda yansıyan görüntünüzün yerine aldığında ,ağırlık merkezini,ideal özüne doğru kaydırılarak yüceltildiği görünmeye başlar..göz yaşı kanallarında,gözyaşında bekletilen öfke ve nefret,damla damla görüntüye doğru çekildiğinde,su,görüntü ve gözyaşının gurur sisteminin içine doğru çekilerek oluşturduğu sudaki dairesel dalgalanma,kendi gerçek varlığının değerlendirildiği bir ölçü cetvelinde olur..öz nefretin dışa vurumunun şiddeti,sudaki sevgilinizin görüntüsünün,her gözyaşı damlası ile parçalanıp ,tekrar birleşmediği son nokta da son bulur..bakış açının dışına düşen her parçalanmış görüntüden yansıyan enerjinin içindeki nispi boşlukta oluşturduğu öze yönelik nefret hemen hemen en arı şekliyle su yüzüne çıkacak,güncel öze yönelik nefret sevdiğinize yönelik libinal enerjiye dönüşerek bilinçaltınıza doğru çekilecektir..enerjinin bu devinimsel hareketliliği nesneyle ters orantılıdır…


Uncategorized kategorisinde yayınlandı
will o the wisp…..
•Ocak 24, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Usdışı hayal gücü denetimi özbenliği ele geçirdiğinde,gerçek sonlu ve somut şeylere karşı oluşan korkunun gözlerde marine edilerek,bakışlarda oluşturduğu asimilasyon,ün arayışını ayna karşısında izleme itkisini,aynadan yansıyan görüntüyü parçalama itkisine dönüştürür…mehtap ışıklarının altında will o the wisp duygusu besliyorsun,kendine aynadan her baktığında,özürler görme olasılığından öte,belli bir biçime,keskin bir bedensel görüntüye ve maddesel olduğunu görmenin telaşıyla ,yansıyan görüntüne çektiğin rest,kendini kanatlarından çivilenmiş bir kuş gibi hissetmeni sağlıyor..bilinç düzeyine düşen bu duyguyla, avuçlarında toplanan libinal enerjini, aynadaki görüntünü yok etmek için,gururunla kumar oynayıp kırma dürtüsüyle aynaya fırlatıyorsun..içinde oluşan çok yüksek rakım düzeyine göre nefretini ve öfkeni baskılayıp,özyüceltmeye gidiyorsun..

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
kriptomnezi….
•Ocak 19, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Bilincinden içeri girebilecek gücü göstermeyen duygusal izlenimler gibi,bilinç eşiği altında geçen algıları kendine yönelttiğinden,ansızın bilincine boy gösteren,rastlantı sonucu işittiğin söz,düşünsel sürecini aktif hale dönüştürdü..oysa bilincinde kendini açığa vurana kadar bilinçsiz kalan bir nesne sözkonusudur..işte bu nesne seni düşüncenin özünden uzaklaştırarak sanrılar görmeni sağlıyor.. geçmişteki birçok yaşantı anımsanırsada, anımsama içeriğinden yoksun bulunur,söz konusu yaşantılar yeniden düşünsel içerikler olarak bilinç alanında boy gösterdiğinde, kendine özgü düşünsel bir olay gibi bunları yaşıyorsun.yani yeni birşey yaşadığın kanısındasın,oysa gerçekte anımsamalarından başka birşey yoktur ortada…olumsuz anımsama yanılsamasındasın..nesnenin yalancı vahisini okuyorsun..
Uncategorized kategorisinde yayınlandı
gravitasyonda acı..
•Ocak 18, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

kendine doğru işleyen bir zamanın,sayac olarak görev yapan bedende acının varlığı algının referans noktasıdır.. gravitasyonel alan ve hız ,acının şiddetinin koordinatlarının belirlenmesindeki hesaplama yöntemidir..çekim geçmiş zamana,itme gelecek zamana basınç şimdiki ana düşer..duyumsal ve boyutsal zamanda acının pıhtılaşması,zaman düzeneğindeki akışta mümkün değildir..çekim gücündeki acıya yakınlaştıkça kanama hızlanır,uzaklaştıkça yavaşlar..pıhtılaşma zamanı ,kanama zamanına her zaman denk düşer..ve acı varlığını sızıntıyla devam ederek sürdürür..farklı ivmelerle bizim üzerimizden akan acılar ise totalde acıyı yoğunlaştırır..

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
Etiketler: acı, gravitasyon
şimdi..
•Ocak 17, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Sınırsıza yönelik bir uçuş; geçmiş ve geleceği şimdide kurutan ,mutlak ve sonsuz nefes turnusol kağıdı gibi iz bırakan lekelerde işlev görüyor..sonsuz olmaya duyulan ihtiyaç öyle güçlüdür ki,öylesine inatçıdır ki,düşün gerçeklikten kopmasını engelleyen denetim ve yoklama işlevini ezip geçmiştir..gebelik testinin şimdide verdiği sonuç gibi..geçmiş eylemin şimdide bir tek idrar damlacığıyla onaylan bir çizginin,sonsuz olma yolunda denetimi ezerek bedende verdiği yola mutlaklık kazandırmıştır..hem olasılıklar görüş gücüne,hem sonsuzluk bakış açısına,hem de sınırsızların,zorunlulukların ve gerçeğin algılanması gereksinimi, bedeninde genetik lekedir..soyut duygusal boyutta buharlaşan düş,o anı yaşama yetisine düşer..piramitlerin inşası sırasında insanın çarçur edilmesi kadar güzel olan,uğruna çarçur edildiği bir şeyin üretimine yönelik insanlık dışı bilgi olması gibi,sınırların,yasaların ve zorunlulukların şimdide algılanıp olasılıklarda bocalamaya bir yoklama ve denetleme işlevi görmesidir…
Uncategorized kategorisinde yayınlandı
okkasyonal boşluk….
•Ocak 6, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)


metafiziksel bir dilenme ile açılan avuçlarına,düşüncenin çekirdeğini parçalayan enerji dökülüyor.öteki için varlık aşamasında avuç içi çizgilerin makas değiştiriyor.nanometrik değişime uğruyor organizman.bu değişime gereksinimin ousia aisthete de sadakalaşıp,avuç içinden nöronlara yol alan enerjiyi sporlara bölüp tali yollarla tüm bedenine ulaşıyor..bedenindeki tüm yolları aynı noktaya bağlayan kalp atımlarınla,aorta kara deliğe dönüşüyor..bakışlarını yutuyor karadelikler..gözlerinde aynı karanlık göremeyişini devirleştiriyor.metafiziksel dillenişlerinle göremediklerine bakıyorum…karanlığın avuçiçlerinden geçerken bıraktığı tüm yamuk izler,obscurum per obscurius la gözlerine yansıyor..zihin beden ilişkin aşk çoğrafyanda kocaman bir uçurumun kenarından atıyor kendini…okkasyonal bir boşluktasın..görüyorum….

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
refleksivite….
•Ocak 5, 2010 • Yorum yapın (Düzenle)

Bilinç edinimlerini, bir şeye gönderimde bulunarak bir şeyle ilişiklendirerek anlam kazanması bir yönelimdir..düşünümsellikle zihnin aldığı karara geri dönme refleksitivitesinden dikkat yoğunluğu ve rasyonel düşünce türer.verilen kararı ayrıntılı etraflıca düşünme ,temaşa etmesini sağlar.. hedeften ,alınan karardan geri yansıtılan enerjinin ölçüsü yükselir.bu enerjiyle doğrulama ilkesinin kendiside doğrulanabilir hale döner. daha kuvvetli hedefler daha fazla enerji geri yansıtır ve bu nedenle daha yüksek değerlendirme sürecini tamamlar..bilincin aldığı karara tekrar yönelimsellik tekrar ilişki kurarak anlamlaşmasını sağlar..pozitif evrede fenomenlerin gerisinde düş ile gölge ile ilişkilendirilmeden öznel zamana geçişle mutlak doğruluğa erişir..

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
yeni oyun asanga….
•Aralık 29, 2009 • Yorum yapın (Düzenle)

Artzamanlılıkla duygulanımsal ve libidinal enerjilerin bilinç dışından yaratılan sentezlerinde,arzularını kıstırılmış bir alana hapsedenlerin tüm enerjilerini optik kırılmalarla eşzamanda izlemek ,kayıp nesnelerle asanga tadında bir oyuna dönüşüyor belleğimde,iki kez değilleme mantığıyla arzuların akışkanlığına ve yaratıcılığına kapıları açıyorum..artık sizde özgürsünüz..arzuların serbest kalışından ortaya çıkan güç optik yansımalara sebep oluyor ,,önce arzu düşüyor gözlere,eylemlerin libininal depolarında infilak ediyor,sadece haz vereni arzulamayan fenomenler varlıklaşıyor,bastırılmış arzuların bedenlerden egemenliği ve otoritesi yok oluyor…aşama aşama göğe yükselen enerji gökyüzünden sallanan bir gökkuşağına dönüşüyor..ve tırmanmayı öğreniyor insanlar,yerçekiminden gökkuşağına doğru kayıyorlar..denizler aynaya dönüşüyor gökyüzünden kendilerini aritmetiksel yüklemle aynada izleyenler coincidentia oppositorum da birleşiyorlar…

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
paralel pastülada haz kalkülü..
•Aralık 29, 2009 • Yorum yapın (Düzenle)

Sabit iki nokta arasını birleştiren en kısa yol olan doğruda summetresis ölçümü yaparken,geçmiş ve geleceğin haz birimini ölçme ve hesaplama ile mutluluk birimini belirlemeye gidersek, eukleides aksiyomlarından çıkarımla bütün parçadan daha büyüktür ve şimdi bu parçanın niceliksel gerçek mutluluğa ulaşabilmek için şimdiki hazlarla gelecekteki acılar arasında denge kurulması gerektiğinden yola çıkmalıyız..,şimdiye eşit uzaklıkta bulunan duyguları ifade eden noktaların geometrik görünümünün bir çemberden ibaret olduğunu düşünelim.şimdi haz, gelecekteki acıları kesen ,geçmişin deneyimlerinin yarattığı korku üçüncü doğru olarak kestiği zaman ,içte meydana gelen açıların 180 dereceden küçük olduğu tarafta,kesişir ve 3 kabulle karşımızda durur…mekan 3 boyutludur,mekan sonsuzdur mekan homojendir..o halde birbirileriyle çakışan duygular birbirleriyle eşittir..eşit duygulara şimdide eklenen mutluluklar çıkartılırsa,kalan acılar yine birbirine eşittir..haz biriminin değerleri,kendi başına değerlendirildiği zaman,az yada çok,hazzın yoğunluğuna,süresine kesinliğine ve yakınlığına bağlı olacaktır…sonuçları açısından ele alındığı zaman ise,hazzın verimliliği,yeni hazlarca izlenme şansı,hazzın saflığı,yani acının değil de hazzın takip etmesi olasılığı türünden başka etmenlerde hesaba katınca kapsamında ne kadar kişiyi etkilediği ön plana çıkar…hazzın niteliksel olarak iki tercih ölçütü vardır,hem duyumsal,hem de entelektüel boyutu olan insan varlığı..o halde ölçüt insan varlığıdır..paralel pastülada iki aşığın evirme yoluyla aynı birimde ne kadar mutluluk birimi yakaladığı ise duyumsal ve entelektüel ölçütleriyle ,kendi insan varlığının bütününde değerlendirilir..ve kendilerini izleyen bütünden elde ettikleri hazzın yoğunluğuyla niceliksel artışa sebep olur..

Uncategorized kategorisinde yayınlandı
Etiketler: haz kalkülü, paralel pstüla
ölüme yakın ……
•Aralık 26, 2009 • Yorum yapın (Düzenle)

Tolstoy’un işte bu his beni intiharı düşünmeme yönlendirdi diye yalnızlığıyla konuşurken yüreklendiği duygularını geçiyorum aklımdan,yalnızlığıyla konuşan pavesa yalnızlıklarını ölüme yakınlaştırmışdı,kendi bedeniyle..yıllardır ölüm ve intiharın samimi dostluğu insanları şaşırtmış ve bu dostluğun kandökücü bir tanrıya dönüşmesini izlenilmişti.farklı zamanlar da farklı insanlarda farklı şeyler ifade eder bu duygu durumu petronius arbiter için intihar mağrur bir yaşama yakışır mağrur sondur.thomas chatterton için yavaş yavaş açlıktan ölmektense bir anlıkdır. sylvia plath için ise intihar,onu kendine hapseden şiirin çıkmazlarından bir kurtulma çabasıdır. “kendimi yalniz birakmamak icin butun gece aynanin karsisinda oturdum diyecek kadar yalnız adam cesare pavere için hiçbir övgü ve başarının ertelemeyeceği,güneşin hergün doğması gibi bir şeydir ifadeleri olsa gerek,bizler için ise hastalık diye değerlendirilecek BOS taki serotonin azalması ve yok olmasıyla gerçekleşen ,bir kimyasal oyunu gibidir..tedavi edici yönünde birkaç kimyasal form(ilaç)veya sevgi dolu bir anlayış kelimelerinin altında dinlenilmesi gereken bir terapi ortağıdır.din adamı için ise başka bir ortaklıdıktır tanrının adına ceza ve dine malzeme olmanın verdiği bir aciz bir kişilik…farklı mekanlarda ve toplumlarda yine farklı bakışlar ölümü farklı tanımlar ölmek isteyen bu sessiz eylemcileri…
Ağza alınamaz nerdeyse doğaya aykırı bir ölüm anlayışı yirminci yüzyılın keşfidir,viktoryanlıların cinsellik anlayışı gibi saklı, özel soyut ve şok edici bir şekildir,ölümün tasarımları tarihte toplumlarda algılanış şekli oldukça keyifli aleni hatta Romalıların gladyotörleriyle binlerce kişiyi katletmeleri zevkli bir o kadarda keyifli bir izlem sahnesidir.spartaküs ayaklanmasından sonra çarmıha gerilen altıbin köle romadan çapuaya kadar fener direkleri gibi yollara dizilmesi,hiristiyan avrupasında ölümlerin sirke çevirilerek insanları eğlendirmesi bir panayır havasın da yapılır dı.bu hodbinlik hep devam etti,ingilterede infazcılar halktı,pariste cesetlerin madam tussaud un mumyaları gibi sergilendiği morglar türistlik yerdi üstelik gelir getiren mülk tü.daha öncelere gittiğimizde ise azteklerin ayinleri gelir aklımıza tarihin kanlı sayfalarından,tanrılarına mayor tapınağında 4 günde sundukları esir sayısının 200 bin gibi sayısal ifadelerle tanrıların kanla beslenmesinden sonra sahneye odin çıktı.onun adına hayvan ve insanlar onun onuruna upsaladaki kutsal korunun ağaçlarının altında asılırdı havamalın büyüleyici,güzel dizeleri aynı ritüele kurban edilerek öldüğünü ileri sürer
Biliyorum rüzgarlı ağaca astım
Geceler boyu onkez
mızrakla yaralanıp,odin’e sundum
kendimi kendime
inanışlar köleler tanrılar savaşcılar içmekle doyulmayan kan kan kan ,tanrının katında olduğu gibi her şeyin aynılaşması .televziyonda ve stüdyoda izlediğimiz tarihtede izlenenler eğlenilmesi için üretilen fantezilerden farkı kalmıyor.ölüm bu koşullar içinde duygusal devinimde pornografik,heyecan verici ve gerçekdışı kavramların örtünmesiyle,ölüm öyle bir şey ki korkuyoruz,ama dinlerken gıdaklanıyoruz.
Sinema tiyatro edebiyar resim şiir hepsinde tema olur ölüm,ölüm bir kaçışmıydı ya peki bir yardım söylencesimiydi yok yok bence sadece bilinmemezlik.işte bu duyguyu bilinmemesinin tarif edilememesinin ve en büyük yoksunluk varoluşun bitişinin duygusunun açlığı insanı intihara meraklı kılmıştır.marakını yenmeye çalışan bir organizmanın eterden sonra dönüşünü eminimki kelimelerle tarif etse şöyle ederdi;ölümün birdenbire açıklanabilen,doğrulanan ve bedeli ödenen yaşamın kısa özlü bir anlatımı.beynin helezonlarında ve kıvrımlarında kopan kıyamet,oysa belleğimde kocaman bir delik boş bir sıfır bir hiç ALDATILMIŞIM
Esasında bizi kendimizi öldürmeye iten itkinin karamsarlık mutsuzluk umutsuzluk duygularının olmadığını söylüyorum.çünkü bu duygular organizmamıza yabancı duygular değil tanıdıktır alışılagelen korkutmaz ve mutsuzluğun iklim etkisi ,hayatın yaşamak zorunda olduğunuz bir koşulu olduğunu tanıştırmıştır.ve organizma sonuç itibariyle şunu anlamalıdır ki,ölümde bile bulabileceği hiçbir çözüm olmadığını birkes kabul edince ve ölümün bilinmez değil bilinebilen sadece bir hiçle tarif edilebilecek bir tanımda yer almasıyla artık,mutlulukmuş mutsuzlukmuş,sorunlarmış,sorunmuş işte hayretle bunları artık önemsemediğini görecek,toplumsal psişik korkulacak bir sınırlılıkta katı kendi kendimize kattığımız ürkütücü ve doğal tepinin artık bilinmezi oynayarak yarattığı sahne gösterisine olan ilgiyi azaltacak ne korkacak nede meraklanacak sadece doğal döngüde unutmayacak,yatsımayacak nede vazgeçmeyecektir


agape..agape…
•Aralık 24, 2009 •

Zamanın bütününe karşı aenesidemos’un tropelerini deneyimleyerek,geriye tekrar dönüp kaldığı noktadan agapeyi kucaklayan bir çocuğun heyecanını işleyen parmaklarım, yeni çizgiler ekliyor avuç içlerine ,kendi avuç içi çizgisinde koşturan içimdeki çocuk ,büyümeye niyetli değil..oyunun ismi KİNESİS ,vazgeçemiyor..
Uncategorized kategorisinde yayınlandı
şeytan…
•Aralık 23, 2009 • Meleklerin en yeteneklerinden biridir şeytan, şu mefistofelesi,çoğu zaman güdüsel olarak, tüm kişilik özelliklerini kapsadığı bir temsil olarak ele alarak,kişilik incelemesi yapalım..mefistofeles’in cinsel enerji durumu,anal geriye dönüş durumudur.kara renk,kükürt kokusu,yıkıcı ve sadist bir saldırganlık buna tanıklık etmektedir…tanrı ile eşit olma arzusu yüzünden,cennetin ve sevginin dışına bırakıldı..burada elbette oedipsel çatışma karşısında tam bir başarısızlık söz konusudur..babaya eşit olmak ve anneyi ele geçirmek için babaya meydan okumaktadır..anal durumlara geriye dönüşe şeytanı zorlayan arzu,tüm efsanelere göre onun arzusu,iyi niyetli insanları ayartmak,umutsuzluğa düşürmek ve o ana değin tanrıya adanmış ruhları ele geçirmektir..peki ama din için ruh,tanrının imgesine,tanrısal penis-fallusa göre yaratılan insanın bir parçasından başka nedir ki…,o halde insan ruhunu ele geçirme arzusu,demek ki şeytanın tanrıya karşı eşcinsel arzusunu dışavurumdan başka bir şey değildir…şeytan için tanrı,şu üstün güçlü babadır,ne pahasına olursa olsun,ona diş bilemek gerekir,çünkü onu sever ve tanrı imgesine göre yaratılmış ruhları durmadan,umutsuzca kazanmaya kalkıştığı için,ondan vazgeçemez..çektiği vaazlarda kendisini izleyen özgür insanların bir parçasını elde etmeye çalışıyordu.her iki durumda da amaç aynı,kötü annenin kimliğini almaktan kaçınmak için,babayı geçici penis fallus aracı yapmak,sürekli olarak yineleme gereği yüzünden bu sürece eşcinsel kaynaşma da diyebiliriz..ne olursa olsun,eğer insan kendi özgürlüğünü elde etmek istiyorsa,her yerde babaya saldırmaktan ileri gelen bu şeytanca davranışın,babanın kimliğini almak için mutlaka gerekli olduğu kanıtlanabilir gerçektir..haç işaretinin ya da kutsanmış suyun fobisi içinde açıkça kendini gösteren şeytanın bu paronayak görünümü,çılgınca bir öfkeyle karşı karşıya kaldığında kaçmasına yetiyor..öyle anlaşılıyor ki,babaya karşı eşcinsel arzuyla açıkça karşılaşmış olmalı ve o zaman ne pahasına olursa olsun,kaçmalıdır,esasında haç işareti ve kutsal su,tanrısal varlığa tanıklık etmektedir…anal tepkinin kendisi gibi şeytanda kendi işlevi konusunda çok belirsizdir..olumlamanın bilincine varmak için olumsuzlama gerekli değimlidir

-22



Önceden uyarılmış olan önceden silahlanır,şimdiki zamanla geçmişi bağlayan bir çok zaman olgularını kullanmayı öğrendi insanlık,geçmiş zaman duygusuyla yaşlı kişilerin anılarıyla yaşamayı öğrendik,tarih bilgisiyle,sanat müzik edebiyatla geçmiş zamanı zenginleştirerek yaşamayı öğrendik,eğitimle ülkesinin geçmişi yer yuvarlağı,eski yunanı,romayı ortacağ derebeyliğini,Fransız devrimini,dini kitaplarla öyküler efsaneler öğrendik..sonu gelmeyen savaşlar,devrimler kalkışmalarla öylesine doludur ki, şimdideki bilgilerle ilişki kurmayı öğretir ,eğitim sistemi..şimdi ve geçmişten başka bir gelecek dilimi yoktur eğitim sisteminde ve zaman koşarak geldiğinde öğrenilmiş geçmiş bilgiyle çakılır kalırız şimdiye..ortaçağ insanı ölümden sonra yaşama sıkı sıkıya bağlıdır,cennetin ve cehennemin canlı resimleri ile tamamlıyordu düşselini ve bizde öğretilenlerle şimdiye kadar ki düşlerimizde geleceğe uyum sağlayacak,gelecek zamanın geçici yaşamının biçimine,sesine kokusuna,tadına ilişkin devingen,doğa üstü olamayan görüntüleri yaygınlaştıracak bir zihin için prova yaptırılmadı..düş eylemin provasıdır diyen Freud bile geçmişi zihnimizde yaratmakla kaldı..gelecek zaman duygusunu zenginleştirecek bir miras satın almadık,fenomende,kökü gelecekte olan ne bir nesne,ne bir dost,ne bir akraba,ne bir akraba yoktur ama düşte yoktur,düşü harekete geçirecek edebiyat ürünü,sanat ürünü,biyoloji ve psikoloji sosyoloji’de geleceğe yönelik içerikte yoktur..biz hala tarih öğreniyoruz,gelecek diye bir bilimimiz ve dersimiz de yok,Romalıların derebeyliklerin sosyal yapısını öğrenirken şimdiyle kıyas yaparken geldiğimiz noktayla övünüyoruz,geleceğin getireceği olasılıkları ve olanakları sistematik olarak öğrenmediğimiz için zamanın hızına karşı doyumsuz dengesiz ve savrulan olarak kalıyoruz.oysa gelecek şimdiki davranışlar üzerinde çok önemli ve istenmeyen roller oynar.(misal çocuklarda benlik nereye gittiğinin ve ne olacağının bir geri yansıması sonucu oluşur..ve bu görüntü çocuğun belirli noktalarda ne olmak istediği kavramı aracılığıyla oluşur..gelecekte belirlenmiş rolün görüntüsü,çocuğun beklediği yaşam biçimine anlam veren ve onu düzenleyen bir olgudur.kesin olarak belirlenmemiş yada işlev olarak varolmayan gelecekteki roller,toplum tarafından değerlendirilen davranışlara ilişkin olarak anlam taşımaz.okuldaki çalışmalar,orta sınıf toplumun kuralları ve anababa disiplini anlamını yitirir.)gelecek öğretilmeyen insanlığa,şirketlerde hiyerarşi öğretilerek,toplumlarda sınıf öğretilerek,düş kurma provası engelleniyor,yaratıcılık engeliniyor,karşı çıkma engelleniyor çünkü kontrol edilecek bir insanlık,güç denen bu şimdiki sistemle güdülüyor…ve ben ve benim gibiler geçmişin enkazında mutsuz bir can çekişle kök arıyorum,zamanın hızına uyum sağlayamadığım için,geleceğin düşü yaratılmayan belleğimde ilkel bir geriye dönüşle ileriye yansıyabilirlikleri,derin geçmiş üzerinden düşünme alışkanlığı edindiğim için geçmişi özlüyorum…geçmişi öğreten ,hücreyi ilkel insanın saf halini,az nevrotik halini benimsiyorum,di’li geçmişle huzur buluyorum..geleceği bilmek bir itilemdir ben geçmişimi biliyorum duraksama istiyorum..gelecek tutkusu öğretilmeyen ben,geçmişin tutkularından vazgeçemiyorum,psikanalize,biyolojiye,psikolojiye sosyolojiye felsefeye tarihe geçmişi şimdiye gömen eğitim sistemine lanetler okuyorum..anılardan nefret ediyorum,yakamı bırakmaması için sırtıma iğnelenen çocukluk eğitiminden nefret ediyorum,daha iyisi için tüm geçmiş bilgiyi belleğime dolduran ve daha sonra psikanalizle bana bunları yorumlatan şimdiden,şimdinin eğitim provasından nefret ediyorum…bu gün nefret etmekteyim bu günden,lanet okumaktayım geçmişe ,uzlaşmak için gelecekle sıfırdan başlayacağım düşümden umulmadık mucize beklemekten nefret ediyorum..ne kadar hızlı koşarsam koşayım hıza karşı provasız olan biyolojimin ,geriye koşma merakından nefret ediyorum..ağır ağır çıkacaksın merdivenlerden sanki yukarda bok var diyen şairden,onun psikolojisiyle düşünmekten ,susuşlarım var içimde ….çocuklarınıza geleceği öğretin sadece..sadece geleceği öğretin ki uyum sağlarken hep bir gülümseme itilimi olsun,hep bir yaratıcılık olsun hep bir eşit düşleri olsun…önceden uyarılmamış insan,şimdiden yansıyan insanlık gibi oluyor….

25 Temmuz 2010 Pazar

-24



düşün,düşü ölümü yeniyor..ama öncelikle onu mümkün kılan şeyi,yani ölümün yenilmez olduğu düşünü...e biliyormusun şu anda gelip önüne geçtiğim monitörde,seni içime kapsadığımı düşün,bu oyunun içinde doğru düşünü algılamak için,eşsiz biçimde bir araya getirdiğimsin ''insanlarla nesneler,tek bir bağlayıcı dokumanın parçalarıdır,dünya çapındaki bir sinir sistemi,insanlığın tüm parçalarını birbirine bağlar ve ben şu anda anolojik bir doğrulukla seni hissederken,duyurmak istediğimin ne olduğunu biliyorum artık..(sahip)olmak-yapmak-olmak baskın bir paradigma ve sen egomun üzerinden bir tırtıl zerafetinle geçtin.'o'nunla geçtin..memnuniyet atmosferimde seni okurken zenginleştirdiğim ''o''nu düşlerken lunaparkta bir çocuktum..seninle ''o''nun düşünden gözlerim yarı kapalı altın bir iğneyle tutturulmuş kelebekler gibi göz bebeğimde orada öylece durdum,sen gözbebeğim,''o''göz kapağım ve ben ikinizin düşünün ortasında günübirlik yaşıyan düş oldum..seni neden kapsadığımı biliyorum artık düşlerindeki içlemde rahatça oynama özgürlüğüm ve sınırsızlığım var çünkü..yaşam ve onun ürettiği bir eklentide bir seçim aşamasında iki bilet aldım senden düş ve düşlenen..iyiki varsın..

-25



sandığımdan kötü değil,atlatılabilir bir hayal kırıklığı,hatta ''denersin olmazsa dönersin'' diyor..konuşmamız gerekeni odaktan uzaklaştırmada stratejiktim,tartışılası konu kendini saklamaya çalışırcasına fenomenlerin arkasına sığındı..sosyal tesisleri göstererek yaptığım psikolojizm ve eklediğim toplumun narsik yarası benzetmesi,propaedeutik makyavelist bir tartışma zeminine taşınmış ve konuşulası üzerinde mütalaa ve baskı yapılası konu kendini saklamıştı..zaman zaman uyguladığım ad hoc hileleri kesinlikle işe yarıyor.. çok geç uyudum ama hoş bir rüyadan uyandım...koşarken rüyamı yorumladım,gizemsel katılımı(Mystical participation )içeren görüntüler,periferik işlevlerin bilincimde kazandırdığım ve motijiyi kırdığımın belirtileriydi..thymus glandımdan yayılan yoğun bir enerjiyle nefes alarak hem karada hemde denizde yüzüyordum..sonuçta buşmanlar gibi yaşamayı istiyor oluşumun,panlojik iki yüzde tavır belirlemek için bir deney olduğu söylüyordum..

24 Temmuz 2010 Cumartesi

-25



konfüçyus psikozu yaşadığımı söylüyor..ve ekliyor der ki konfüçyus İnsanları niçin öldürüyorsunuz, biraz bekleyin zaten ölecekler..kendini öldürenleri beklerken kendimi öldürmeyi bekleme seromonisine dönüştürecek öğeleri çoğaltmayacağım..diyorum..

-24




bakış açının dışına düşen her parçalanmış görüntüden yansıyan enerjinin içindeki nisbi boşlukta,varoluşsal müstehcen bir çıplaklık yansıyorsa unutma,ahlaki bir örtü için senin düşseline takılanların tümü senin içeriklerindir..cesaretin varsa kendine,soğan soyar gibi kat kat örtülerini çıkartırken sorgula kendini.. sonsuz olma yolunda denetimi ezerek bedende verdiği yola mutlaklık kazandır elindeki kalan son zar örtüsünden bakarken kendine. insan çıplaklığıyla bakıyorsa kendine yolun daha uzun;hem olasılıklar görüş gücüne,hem sonsuzluk bakış açısına,hem de sınırsızların,zorunlulukların ve gerçeğin algılanması gereksinimi bedeninde,içine koyabileceğin bir sen daha var yolun sonunda..ve birde içine sığdırılabilecek enginlikte soyut sevgi;duygusal boyutta buharlaşan düşlerin,jelatinden ter damlalarında yüzülesi bakışların,tuzdan ayrılmış bıcak ucu ayakların,yasak sevişmelerin süngüleşmiş elleri,rüzgerın rodosla acı acı estiği tepeden tırnağa suretin,içindeki boşluklarını dolduran tüyden hacmi zevklerin,sen bir faşistsin dediğin öfken,maskeli karnavala bürünen nefretin,yakıcı titreşimleriyle,civaya dönüşen kinin,yıkanacak..fırça darbeleriyle boyanmadan saf halini bırakacak,bedeli ödenmemiş insanın metaformoz hallerini düşünmeyecek belkide kafka bir daha,ve bir daha daha düşünmeyecek insan..başkalaşmadan kalkacak yataktan,en yalın haliyle gözlerini açtığında bakışları bakış açısının dışında kalan nispi boşluklarda aramayacak kendini,seni aradığı kadar..

23 Temmuz 2010 Cuma

güne dair ''hepsi''nin özeti -25



hiç bir zaman rahat bir ''can çekişme''ye tanık olmuyoruz,hatta artık yaşama uyum sağlamayan bir organ bile,ölüme karşı savaşım verir..doğal,rahat ölümgüdüsünün soğuk kanlılığını dışavuran ölüm,belki de yalnızca ölüm güdüsünün ağır bastığı fantastik arzumuzda olabilir.yaşam nasıl bir doğum sarsıntısıyla başlıyorsa,her zaman da öyle bir yıkımla bitiyor..her şey,can çekişme durumlarında bile,sanki ölümü doğum imgesine göre biçimlendirmeye yönelik geriye dönüş özellikleri ortaya çıkacakmış gibi geçer..doğum imgesi,can çekişmeyi hafifletir..sıkışık anlarda son solunum hareketleri hızlanır,ve ölümle tam bir uzlaşma sağlar. ve cinsel kavgadaki boşalmada olduğu gibi tam bir dinginlikle hoşnutluk belirtileri görüntüler..ölüm uyku ve cinsel birleşme=anne karnına geri dönüşümün çekirdeksel anlamına denk düşer..ve freud der ki;tüm yaşamın amacı ölümdür,çünkü cansız canlıdan önce vardır ve kimilerine göre felsefi soytarılıkla nietzsche der ki;tüm inorganik madde,organik maddeden,ölü organik maddeden gelir;işte hayatın özeti=ölü vucut insan

-25



animalcule=homunculus
ve ilk ilkel hücreler çiftleşmek için geri döndüler

22 Temmuz 2010 Perşembe

-26



Eflatun mavisi öfkesi,dün geceden beri üzerimde..kıyamet gibi bir gürültüyle,dev bir cam balon dan kaçan sesi,telefonun diğer ucunda,telefonu kapattığımda dahi hala kulağımda soluyan,gerçeğine benzeyiş..hafta sonu yanıma geliyor..benim kararlarımı acımasızca eleştirecek….annemi arıyorum,nasıl üzgün,nasıl kırılmış..
Kararlarını bir daha gözden geçirsen
Sorgulama kısmını geçtim,eyleme dönüştürdüm artık
Üzülmeni istemiyorum,zaten yeterince hayal kırıklığı yaşadın
İnan bana,lütfen inan bana her şey güzel olacak
İnanmaya zorluyorum kendimi
Babam nasıl,çok endişeleniyor hem de çok ,o şartlara uygun yetiştirilmediğini düşünüyor
Her şeye en çabuk alışabilen, insandır anneceğim,
Etrafımdaki herkes ama herkes,yanlış yaptığımı ve hayatımı mahvettiğimi düşünüyor,bunu bana hissettirmek içinde yine sen yapamazsın kelimelerini üzerime tonluk bir toprak gibi döküyorlar..annem bir başka ama,canım canımın yarısı..babam kabullenmekte zorluk çekecek kelimelerine baktığımda daha iyi anlıyorum,üstelik onu da kışkırtmak için elimden geleni yapıyorum izlenimini yaratıyorum sanki..
İki yıl diyordun hani,iki yıl bir hata yapmamaya çalış,işte hiç hata yapmayacağım bir seçim de bulundum..
Kaybol git,bir de orda bir manastır bul,kapat kendini,kendinle seviş
Babacığım,bunu hep istiyordum ama mutlu olacağım inan bana
Ütopik bir dünya kurmuşsun kendine,gideceğin yerde de insanla karşılaşacağını düşünmeden,insan aynı insan olacak
Ben aynı insan olmayacağım ama
Dinlemiyor beni,sıralıyor,dünyanın hiç birin yerinde refah yok diyor,kendi içindeki huzuru,coğrafya değiştirerek ulaşamayacağımı söylüyor söylüyor,kızıyor,ses tonu kırık,bazen kızgınlığının dozunu artırıyor
Gideceğin yer cehennem ve cehenneme kadarda yolun var..
Sonra üzülüyor söylediklerine,prensesim tekrar düşün diyor,olumsuz cevap alınca tekrar köpürüyor….babam ya canım ya,üzüntülerine cevap veremiyorum..kimsede bana cevap vermiyor,oysa sadece beni dinleyen,amaçlarımı,heyecanlarımı,yeni yakaladığım çoşkuları paylaşabileceğim ve bana yanlış yapmadığımı hissedirecek kelimelere nasılda gereksinimsediğim,tek birisi olsaydı yanımda..ve sadece dene bakalım umarım aradığın huzuru bulursun diyebilse…
Belki 5 yıl sonra okuyacağım gitmeden önceki son yazdıklarımı kelimelerimi hislerimi,bunları burada bırakmalıyım ki,muhasebesini yaptığımda doğru ve yanlış arasındaki sınırı görebileyim,kazandıklarımın farkına varayım..sevdiklerimi bırakıyorum,gözü yaşlı,yaşadıklarımla kendimi,fandoru ve 57 model bmw moturumu…bunların dışında hiçi…..

21 Temmuz 2010 Çarşamba

cevap

ısrarlı ve inatçı sorularınıza cevap vermeye,tarafınızdan mecbur bırakıldığımı hissediyorum..hayır başka bir blog açmadım,daha öncesinde kapattığım bir blog var ve ondan çağrışımlarda bulunduğum yazılarımı bu blog'a aktardım.. yani şu anda cevap vermeye mecbur bırakıldığım bu blog dışında,hiç bir blog da yazmıyorum..yazdıklarını inanılmaz derecede kendime yakın bulduğum sadece bir blog'ta bir kaç yorumum dışında sanalda hiç bir yerde facebook ve twitter de dahil hesabım yok..bu açıklamadan sonra şunları söylemeliyim ki,aradığınız,sanırım kendiniz..uzun bir süre aynı arayışla bende tanımsız işaretsiz el yordamıyla ,isimlendiremediğim arayışım mevcuttu..bir kaç çelişkim dışında,doğru bir karar verdiğimi düşünerek,arayışıma ad buldum..ben öteki tarafımı arıyorum ve onunla birleşme güdüsü içindeyim..umarım en kısa zamanda nasıl ve niçinlerinize cevap bulabilirsiniz..sizin cevabınız ben olmadığıma yürekten inanın..sevgiler..

ö.ç-40-



içimdeki tüm kırılganlığı,işte bu resime iliştirmek istiyorum..nihil humanum a me alienum puto....

ö.ç-41-



Aydaymışım gibi dış dünyanın dışında atan kalbimin ritminde benim olanı atımlarımı dinliyorum..zaman ve uzamı kendi sınırlarıyla gerçekliğin görüş alanından uzaklaştıranların müdahalesiyle ritimlerim uzaklaşıyor, bana yaklaştığında ise sesin unutulmuş kimliklerin boşluktaki metafiziksel formuna çarpma şiddetiyle iç kulağımda yankılanıyor..uçuşmuş kimliklerin serserice etrafta oportünist eylemleri biçimsel,olguyla değer arasındaki ayrımı geçerek hareketlenmesi ,her geçen gün biçimi olmayan bedenlerde nefese dönüşmesi beni m kalp ritimlerimi dinlememi artırıyor..ritimsizliğe yenik düşmek için uzaklaşarak geldiğim,deniz kıyısında,suya ve tuza olan tutkumu,ritimlerimi baskılamak için kullanıyorum..kendimi isteksiz ve boş mizaçlara bırakarak, zamanın kuralsız tepisini izliyorum.dalgasız bir gün varlığını serpmiş sere serpe deniz,rotadan ayrılmadan sallanıyor ara sıra,tuzunu ise rüzgarın insafına serpmiş gibi bocalamış ne çare,rüzgar kımıldamıyor bile tenimde,tuzda taşımıyor,ruhta..kızgınlığıma ilada bir kalıp bulmaktan öte en sevdiğimden yoksunluğun acısını rüzgara dillendiriyorum,rüzgarım ruhunun deli kızıyım,anneciğim işte senin yine koruyucu ağzının menzilindeyim,biliyor musun aramıza girecek kadar becerikli ve sinsi hiç kimse yok, elbette deniz hariç ,kötülerin eriminin dışında yalnızlık hiç bozulmadan saf haliyle okşadığında beni,üzerinde gezilmiş kıyıların ayaklarıma bakir bakacak..öç alınmış duygularım yok ki benim serpecek,kendime öfkeliyim,nefret bulandırmadan bakarken,evrenin cüzamlı derisi görünüyor,inatçı bulaşkan görüntüsüyle..buzulların üzerinde siyah gözlükle gezmeyi reddettiğim için kendime kızgınım..çıplak gözlerim donuyor..hep perspektif içinde,gerçeklik içinde gerçekleştirme olanaksızlığının olasılığını doğurmasaydım içinde,bir bebek kadar takılıp kalmazdım,her şeyin iyi olduğuna,şiddetle iyiliğe ve güzelliğe iç gereksinimimin doğuşu,sanrılı doyumların gereksinimiyle çatışmazdı zamansızlıkta,uzamın aynı ana rastlamasının mı hezeyanları..benim beşinci töze ihtiyacım var,insanları saran beyaz kefensi görüntülerini görmekten öte bulanık balcık kıvamında gözümden giriyor..hadi o zaman gözlerime hükümsüz ol filtrele görüntüleri içimde taze bir beyaz kalsın.. ve benimin evriminin biyolojiyle sınırlamamak için merkezi sinir sisteminin ötesinde evrim geliştirerek farklı niteliğe bürünmesini istediğim güdülerimi, salt biyolojik yapıdan öte dış dünyanın etkisiyle de,psikolojik evrimi yaratıp ,yatırdığım bu her tarafından güç yayılan denizde bocala.. okşamak istiyorum gözlerimle,filtrelemiş beynimin içinde engin bir maviye dönmüştü rüzgar sesime cevap veriyor du. ..hem yürüyor,hem de psikolojiyle sulandırdığım denizin tenimde dolaşarak oluşturacağım , tekhne ve argümana lezzet katması için çıplak ayaklarımı sulara bırakıyorum ,dizlerimin altında ölçülü yatıyor…rüzgarla konuşan bir kızın,denize dökülen hüznün ve melenkolisinde odipus kompleksinin pek de moda olduğu dillerden, denize savurmak gerekiyor hikayesini,iyi o halde düşlerin esintisini tiz çığlıkla bize ulaştıran pedogojik eroslardan tizlikleri ve sıyrıkları savuralım önce ayaklarımızdan aşağıya boşaltalım..ohhhhh diye bir çığlığın ayaklarımın parmak uçlarından ivmeleşerek bedenimde dolaşıp akciğerlerimle oynaşıp ses tellerimde ritimli senkrasyonlarından sonra dışarıya fırlaması ve boşlukta değilleme uçuşan kimliklere değerek akis yapmasının keyfini defalarca tatmama rağmen ,aynı titreyle bedenimde ölçümünün tadını çıkartıyorum. Ohhhhh.. Çığlık size benim kelimelerimden sonra ulaşacaktır,çokta kulak kabartmayın…ve geriye kalan sevgide , önemli iki ana karaktere dönelim,anne ve babaya..nerde korku varsa orda tanrı yoktur,ben tanrıya yoksunum korkum bir daim boşluğum,iki ana karakterin yokluğunun yoksunluğunu hissetmektir benim korkum. sözleriyle doğrulamalara giden sevgi yle bütün zincirine, uzandığımda onları rüzgara ve denize özdeştirmenin tadını bir tek ben bilirim..birde rüzgar ve deniz..bende gemi,küçük gemi..ben rüzgarın deli kızı,denizin vazgeçilmez tuzuyum..uzak kaldığım özlediğim zamanlarda koşarım kendilerine rüzgarla konuşur denizde savrulurum düşlerimi,ikisi de dinler,ikisini de dinlerim cevaplarını sonra soluğumun doluluğuyla telefona sarılıp duyarım seslerini…ayaklarım hissetmemeye başladığımda denizden çıkıp yürüdüm sahilde topraklara taşlara değdi ayaklarım ,kızgınlıklarım öznesinden ayrılmış kumlara yansımıştı,taşlara yansımıştı sadece acıyan yanım ayaklarım dı..kızgınlıkların üzerinden yürüyerek yoluma devam ederken,üzerine bastıklarıma minnetlerimi ekliyorum,çünkü ayaklarım müdanasız yolunu iyi bilirdi…eve geldiğimde uzattım uzun süre izledim onları,ruhumdan tüm fazlalıkları gereksizlikleri boşaltığım ayaklarım ,oracıkta uyurken, ben diane setterfield’in On üçüncü hikaye sine dünden bıraktığım yerden okumaya başlamıştım. ikinci karakterlere takılıp kalmayın. bu onların hikayesi değil. gelirler ve giderler ve gittilerse bu onların yararınadır. kelimelerini yüksek sesle tekrar edip,uyumuşum..kendi doğumumu gördüm… Her ne kadar özel bir insan olsam da kendi doğumumu hatırlayacak kadar özel biri değilim kelimelerine inat..doğumumu gördüm..unutmamak üzere hafızamda yerini aldığında kalbimin düzenli ritminin sesinden,ayaklarım uyanmıştı..