Sayfalar

10 Aralık 2012 Pazartesi

günebakan ile rengarenk mektuplardan oluşan fırtına




Deha kendi başının çaresine bakar;


sevgisiyle aynı kaynaktan gelen ama geldiği hızla da yok olan bir kararlılığa eşlik etmişçesine omuzlarını geriye attı……

Uyudu, bakışı sözsüz vurdu bilincine, sonra gene, daha sertçe vurdu, tık tık tık evrenin felaketi dilinde, bir sonsuzluk boyu bekleyebilirimsin, ben uykuyu katledene kadar dedi ve gitti inanılmaz bir biçimde, tıpkı insan ruhunun ölümün ağzından kaçabileceği gibi, yok olan serapların, donuk tel gibi iskeletlerin ve bir düş dünyasında yaşayan aslanların arasından kaçınılmaz kişisel felaketine doğru, ama çok neşeli biçimde hep tabii… Anlamıştı pek tabii. işittiği parlak konuşma parçasının, tıpkı şu anda yeni ayı eskisi kucaklamış olarak görse, karanlıkta olmasına rağmen dünya ışığıyla aydınlatılmış biçimin tümünü görüp beğenebileceği gibi.



Uzaklarda bir yerlerde bir saat çalıyordu, yatakta hala kımıldamadan duruyor, ahh gidiş günlerden bu gün bile seni şimdiden unutmuş olabilir mi? on dokuz, yirmi, yirmi bir kere çaldı saat, ama saat son sözü söylemişti. iki kez daha çaldı, iki yamuk, trajik vuruş daha ding-dang ve ufacık bir çark sesi, havadaki boşluk fısıltılarla doldu: yazık yazık.uçup giden zamana yazık



Zoraki kalktı ayaklarının değdiği zemine en zavallısının bile kök salamayacağı ölü lav,çağı gelmiş plazmaların ruhsuz,taşlaşmış bir cürufa dönüştüğü sinirsel bir ağ bütünüyle süzüldü bacaklarından akan yalnızlığı, tamda o sırada gözüne ilişti duvardaki tablodaki günebakanlar,arkada sizinde göremediğiniz düşmanıymış,bir güne bakanın onu izlediğini ve ondan nefret ettiğini biliyordu artık..ayaklarının altında,atlantis gibi battığını hissediyordu dünyanın,derine iyice derine



Sevgili,gidiş dön gel bana,mayısta geldiğin gibi..hint okyanusunda yüzen bir tahta parçasıyım.. ve günebakanlar sustu gömülü aşkların yaşadığı bir mezar misali taze kesilmiş çimen kümecikleri yüzüyordu üstünde ve uluyarak dövüyordu rüzgar ayrılışı…





Hışımla kalktım yataktan Van Gogh’un günebakanlarına koştum koştum dokunulmaz kılığına girip tabloda bir arı kuşuna döndüm,rüzgara kapılıp giden rengarenk mektuplardan oluşan bir fırtına gizlendi kanatlarıma,tek sözcük anlamayan nüktedan cehennem adamları,hani o çok düşünen adamlardan ektoplazmaya benzeyen fırfırlı suratlarından kahkahalar çıkartarak üflediler üzerime nefeslerini, kanatlarımı dolduran fırtına yükseltti beni günebakanların üstünde ve kuş bakışı baktım tablodan dışarıya;ne garip hiç kimse önemli bir şey yapıyora benzemiyordu,ama her şeyin çok acele bir önemi vardı sanki..gözlerimi araladım uykudan iki tam gün uyku gerek oysa ,temiz bir profilim ile tablodan günebakanlar yansıyordu aynaya,sakin sakin,sanki tüm bu gürültüye rağmen,sallantıya ve sarsıntıya rağmen habire birbirlerinin üzerine fırlatmalara rağmen kendi kendine ezberden bir şeyler okuyormuş gibi bir gülücükle aynada yansıyarak uçuyordu..yatakta oturdum ve rengarenk mektuplarını okudum yıllar sonra fırtına gibi rüyamdan esti yok oluşun..

9 Aralık 2012 Pazar

Şakuntala/çıplak uykular

Şimdilerde düştükçe düşüyorum, elimden geldiğince neden mi ?


Bunu anlayamazsınız,anlatmak ta elimden gelmez,bahsedemediğim duyguları darmadağın edip bilinmeze ulaşmak,suç bende değil,düşünüyorum demek yanlış,düşünülüyorum demeli ‘’sözcük oyunları için bağışlayın,ben bir başkasıdır..

Yazık ki kendini keman sanan oduna,aptalca ama masumane,ey masumiyet masumiyet masumi..bela…..

Ne istersin Şakuntala derim

ve goethe

ilkbaharın çiçeklerini mi,
yoksa sonbaharın meyvelerini mi istersin ?
dinlenmek,haz almak veya şarhoş olmak mı istersin
şakuntala derim

7 Aralık 2012 Cuma

gravitasyonda acı..









kendine doğru işleyen bir zamanın,sayac olarak görev yapan bedende acının varlığı algının referans noktasıdır.. gravitasyonel alan ve hız ,acının şiddetinin koordinatlarının belirlenmesindeki hesaplama yöntemidir..çekim geçmiş zamana,itme gelecek zamana basınç şimdiki ana düşer..duyumsal ve boyutsal zamanda acının pıhtılaşması,zaman düzeneğindeki akışta mümkün değildir..çekim gücündeki acıya yakınlaştıkça kanama hızlanır,uzaklaştıkça yavaşlar..pıhtılaşma zamanı ,kanama zamanına her zaman denk düşer..ve acı varlığını sızıntıyla devam ederek sürdürür..farklı ivmelerle bizim üzerimizden akan acılar ise totalde acıyı yoğunlaştırır..







anakronizmaya takıldı….









Orijinal bir gerçeklik olmadan,simülasyonla ölümü kopyalamak,kendi ölümü gerçekliğiyle projatif tavrı yansıtmak kadar uzlaşmazdır..temsil edilenin,temsil edilenin dışına düştüğünde,uyarlayanın temsil ettikleri,içini kendi parçalarıyla doldurduğu kendi gerçeği olduğunda,final neden anakronizmaya takılır…kronolojik zamandizimsel bir yanlışla gerçek düzeni ve aktarım düzeni arasında definiesci bir küremede anımsayanın geçmişinin bir parçasını,nesnenin suretine kaydırılır…kahkahalar özgürleşmek için çığlık bilinmeyene tepki için,dudakları yalar..dibe çöken eğilimlerin gücü,ağır basan eğilimle uyarlanan tutumun tersine ç.evrildiğinde açıklık kazan durum tersyüz durumudur…someres maugham’ın ‘’the moon and the sixpence adlı eserindeki strickland tam bir tersyüz karakteridir…hırslı ,masküler olan genç kız,aşık olduktan sonra uysal feminen hırstan yoksun bir kadına çevrilmiştir…ezici deneyimlerin baskısı ile yalıtkan bir insanın hastalıklı bağımlılığı,bilinç düzeyi mesafesine en yakın olanın güncelleşmesini sağlamak ,ölü bir kadına duyulan kıskançlığın evirilerek kendini yansıtması ortaya fırlatılan bir boyama kitabının üzerinden geçerken,ayakkabı numarasını bırakmak kadar süzgeçtir…bırakılan ayak izine gülümsemek,sessizliğe sövgüdür dudakta…

6 Aralık 2012 Perşembe

komut;tinin fenomenolojisi


Sağlam bir zemine oturmuş, yıkılmayan biricik  boşluk ;dijital olarak üretilmeyen gerçekliğin içindeki aldatıcı zihinsel evrenimin  dublörü olarak tespit edilen üçüncü faili,kendim kendilik ve sen..… kaleydoskop gibi  sallayarak birbirine karıştırmaya çalıştığım eş zamanlı kopuşların,mükemmel zamanlamasının görünür kıldığı gizemli devasal an..görselin dışında kalmayı becerebilen tek fiil,yüce yokluk sert tümceleri savuruyorsun içimde ontolojik olarak ben mi büyütüyorum seni,yoksa sen mi ?sentetik biyolojik bir yapılanmayla genomun içinde varlaşan dolayımsız protez  parçasısın , benlik deneyimlerinin tamamlanmamış projesi kendimin web sayfası kendiliğin nöral implantısın,ampirik bir atık hızıyla bedenimin tüm gözeneklerinden süzülerek gözlerimin önünde yığınlaşsan ve ben seni artık tanımlayabilsem…

görselleştirilmeyen mübadele nesnesi ölümsüzlüktür..

Ters kaydırmalı çekim;


Ötekinin ötekisi var olmalıdır,nesne kaydırmanın sıfır derecesinde,anamorfoz noktasında hareket eden bir göze indirgenir.göz ile nesne simge ile imlem arasında bir korelasyon kavramı değildir..sorulan sorular kendine uzanan yolda gereksinim hissettiklerinin yapay araçlarıdır..

Cevap..görselleştirilmeyen mübadele nesnesi ölümsüzlüktür..

filozefem ve harfin zorlayıcılığı


Namevcudiyete hakim olmak için güçsüz ve rüyasal bir çaba olarak logos metafiziği ya da onto-teolojisi üstüne bir başka eksiltme.burada olabilirliği içinde ve retorik tekrarlanışının berisinde düşünülmesi gereken mecazın indirgenemezliği..özel ismin çaresi bulunamaz yokluğu.

teatrum mundi

herşeye yeniden başlama tutkusu ile anksiklopedizm arasında nesnelerin çığsal yuvarlanışıyla özne rolünü unutur mat bir ışıkla oyuna devam etmeye çalışırken kadrajın dışına düşer

5 Aralık 2012 Çarşamba

Nefretengiz edisyon

Sonucu nedenden ayırma özgürlüğün yok senin,olamaz..çünkü özne-arzunun aydınlık yansımasını kişisel özelliklerin rahatlatıcı gülünçlüğüyle durdurma zorunluluğu doğacaktır.bu formül tıpkı geometrinin cetvel ve pergelini esefle kabullenmesi gibidir.ama boyun eğişini uzamsal ölçekleri de kabullenme noktasına vardırmayı gözlemciliğin radyografik nitelliğiyle kabulleniyorsun.ıspazmozlu ritimle çılgın bir içsel zorunluluk yerine,makul bir sıralanışın bayağılıyla örtüş,öznenin terimleriyle örtüş


İvedi dünya bu,her şey erken ve her şey geç

Gün tutulacak biz uyurken

Bu o değil ki...reddiye..


tatmin edilemeyen talep,ötekine hitap eden bir gösterene dönüşüm yoluyla gerçekliğe erişebilmek için bir bedel öder.travmanın gerçeğinin baskılanması,travmanın mutluluğa dönüşmesi simgesel lobotomiye eşdeğerdir diye varsayılıyor..iyi hissetmek için örümcek ağına dönen fantazi ağı yoluyla yapılandırılan gerçek insanca daha insanca arzusunun tüm yükünü ne yazık ki arıtmıyor,kendi geçmişinin kuşku götürmez yer çekimi işlevlendirirken,değerler işlevlere indirgenmediğinden dolayı;insanın beğenmek ya da beğenmemek yeteneğinin olması anlamsızlaşıyor,geriye dönük hareketin kurumlaşmasının aksini düşünerek,ilerleme yeteneğinin önceleyici figürlerini ortaya çıkartma yeteneği,değer yaratan varlığa dahil edici tez'i ekleyemeyenin kusur göstergesidir..

teknopoli

kendi gölgesinin,yani görünmeyen görüntüsünün içinde yitip giden nesneyi buradalaştıranlar,sır araçtır,tıpkı aşk gibi...
herşeyin gibileştiği
farkı ortadan kaldıran
keşfetme çekiciliğini
aynanın içine yerleşerek izlemek zorunda bırakıldığımız için
enerjiyi ve mekanı büyüleyici bulmuyorum.
yapaylığınız kaldı şimdilerde tek büyüleyen...

leda'nın yuvasından çıkan gözleri...

Ey doyumsuzluk,
öyle boğuyorsun ki ölümlüleri altında
kimse gözlerini
dalgaların üstüne
çıkarma gücü bulamıyor kendinde...

29 Kasım 2012 Perşembe

*31


Pencere aralığından yağmurun kaçışlarını yakalamaya çalışıyorum, kaçan yağmur damlaları önemlidir benim için..Kaçarken uğradığı mekanda iz bırakan ,kapsamına giren bölgelerde yeniden anlam yaratıp bağımlılık yapan damlalar..Her damlanın tenime,yüzüme dokunması için ,her dokunuşun bir anlam çabasına dönüşmesi , yağmurun damlalarına boyun eğmeye hazır görünen bedenimi edilgenliğe hazırlamıştı. pencerenin dışında pek de objektal olmayan anlamların tüm asudeliğin yada yok olma kaygısının bedenimde anlamlarla temsilleşmesi beni heyecanlandırmış;işlevi koruyuculuk olan pencerenin sürekli varoluş duygusuyla oluşturduğu çekirdekten başlayarak dökülenler , derece derece gelişen damlaların benle özleşmesinin kaynaşan zevkiyle gözlerimi yumuyorum..Gözkapağıma dökülen damlaları izlemek için gözlerimi açıyorum ,ıslaklığın kirpiklerimi sulaması kaynaşmış bir yazgının imgeleri gibi…O sıra yağmurdan kaçanları izliyorum,sürekli bir bekleyişin imgesidir oysa yağmur,yaşamın hızına ve yıkıcılığına rağmen ters açıdan düşmelerin, paralel zamanın iç ritmiyle kesişerek gösterdiği tepkidir.Tecrübe edilmiş bir dokunuşun insanların üzerinde yok oluşunu izliyorum,şemsiyelerden inerken ,anlamın dışına dökülüşlerinin iniltilerini kaldırımdan duyuyorum,ömekseme yoluyla geçen geçicilikle sürüklenen şemsiyelerin süzdüğü tüketilmiş damlaların, iç iniltilerini duyuyorum düşmeden önce dokundukları son nesnelerde..İniltilere nefesimin boşlukta akislenerek ivme kazanan solumaları karışıyor,ritim yok olmak için hızlanan zaman hızında ,koşturulan Mozart ritimlerinde…Daha hızla çalınmaya başlanan Bach ve Haydn’ın hız dürtmesinde yok olan eserlerini ,sürekli bekleyişin imgesi yağmurla dengelemeliyim diyorum,zamanın hızına uygun hızla çalınan bestelerden yayılan notalara dönüşmeli yağmur damlaları diyorum,transparan kucaklaşmalar olmadan bedenimde buharlaşmalı ,buharlaşmalı diyip dışarıya atıyorum kendimi..


İstemeyerek yüce gizemin örtüsünü kaldırıyorum

Görkemli tanrıçalar yalnızlık içinde tahta oturuyor….diyor Mefisto, merdivenlerden inerken belleğime dökülüyor attığım her adımda….

Yol hangi yanda

Yol yok açılmamış yanda

Kimsenin yürümeyeceği yerde ..diyorum..

Arzu edilmeyene doğru bir yol

Çıkmaza doğru sen hazırmısın

Ne açacak anahtar,ne açılacak kilit

Dolaşıp duracaksın yalnızlıkta

Sende de var mı boşluk yalnızlık kavramı..diyorum ben inerken yağmurdan kaçıp saklanmak için evine çıkmaya çalışan dostuma ...gülüyor hem de nasıl Faust diyor ..o çıkarken ben inerken tam da ortada ..

Uzakta,sonsuzca boşlukta,bir şey görmeyeceksin

Hiç duymayacaksın kendi adımının sesini

Katı bir madde bulmayacaksın

Üstüne uzanmak için..

Faust’un sözleri buluşuyor…ortada …var ile yok arasında….

Öznenin nesneyle kaynaşma zamanı dediğimde ayak sesleri kayboluyor,kendiminkini bile duymuyorum..Kollarımı açarak yağmura sarılıyorum.Bir ilişki gelişiyor,her şeyin ötesinde bedenlerin sınırlanmamasına bir katışma birbirine bir kaynaşma,içeriyle dışarı sınırlarının ve geçmişle gelecek sınırlarının kalktığı bir algılamayla bilincimin yağmura serilmesinin eşsiz tadını yaşıyorum çığlık çığlığa…Narsistik imogalarım yağmurla birleşip seyreliyor ,geçmişten dönüşler alıp geleceğin hızına savuruyorum.. Hız dürtmelerin de etrafımda dökülüyor imogolarım, ellerimle yakalayıp avucumun içinden benzeri olmayan yoğunluk vektörlerini sapmalara uğratıyorum ,gırtlağımdan dökülen çığlıklara, vücudumda anlamlaşan nesneler karışıyor.Süt rengi bir denizin boğuk uğultuları,dağları süsleyen buzulların soğuk gürültüleri,çimenlerin üzerinde rüzgarın süpürdüğü karlar,korkuya kapılmış bir tayın ayaklarının altına gömülmüş gürültüleri taşıyor bedenime damlalar,çığlığımla birleşip çılgınca bir teröre dönüşüyor..özne ve nesne ,ben ve öteki olmuyor ..heyecanıma sarıldığım yağmur cevap veriyor peşi sıra sıralıyor ıslaklığını ,yanımdan geçenler aynı grup histerisini yaşıyorlar,kaçarken bana bakmayı ihmal etmiyorlar ve dudaklarda yarı ironik bir gürültü gereksinimiyle gereksinimsizliğe sürükleniyorlar,duyumsal bir erinçteyken tek gereksinimin ,dudak aralarına sıkıştırılan bastırılmış sınırsızlıkları serbest radikale dönüştürmek..Ağzımı açıyorum sonuna kadar,örtüsünü açan tanrıçanın anlamlarını yutmaya çalışıyorum, her ağzıma aldığım bir damlaya tad arıyorum .Her tadın bedenimde ki bir kimyasalla tepki vererek bir varlığa dönüşmesi için..hımmmmm bunun tadı kuşkusuzluk olsun en az uyku ve ölüm kadar kuşkulu.. ımmmm bunun adı disiplinsizlik olsun röfulman kadar serbest..bunun adı arzu olsun istemek kadar histerik..aşk olsun imgesiz,gerçek olsun kökten bağımsız,özgürlük olsun geri dönüşümsüz ..geriye dönüşler sansürlü olsun bedende …bunun adı yalnızlık olsun ötekinin içinde varlaşmamış..Ötekilerin içinde varlaşan özneler yağmur olsun zamanın hızında ..olsun olsun olsun istemekle vazgeçmeler arasından bir yoldan dökülsün olsunlar ..isterik bir arzularda çocuk sevinçleri olsun…

Bedenimin yağmurla oynaşmasının hararetinde ,ısı kayıplarım oluyor,bedenimden yükselen buharda anlamalar etrafımda dönüyor benle birlikte ,ayaklarım yağmurun bekleyen birikimini okşuyor,ayakkabılarımı çıkartıyorum biriken anlamlarda zıplıyorum nasılda coşkulu seslerle bağırıyorlar. Saçlarımın içinde kristalleşen damlalar başımın hareketlerinde yüzüme çarpıyor,yüzümün çığlığı beni bile şaşırtıyor.Bir yoncanın yaşam biçimine benzer,topladığım bir tutam papatyanın nefessizliğine benzer,bir arının uğuldarken amacına, rüzgarın eserken dokunma hissine benzer seçilmeyen korkuların bağımlılığına benzer.Görkemli belli belirsiz düşüncelerin gölgesinde aydınlanmaya çalışan bir bene benzer..Sesler artıyor tüm bedenimde doğanın ağırbaşlı sessizliği haykırışa dönüyor ..gök gürlüyor,her bağırdığında gökyüzü,her zamanki yolunu izliyor gözlerim.Gözlerimi aydınlatıyor parlaklığı Tengri’ye minnet sunuyorum defalarca ışıl ışıl gözlerimle..onu kokladım onunla yıkandım onunla temizlendim ,ayıklanmış bi ruhumu yağmur kokularına verdim,yağmur kokularıyla eve giriyorum..bu kokuyla uyumak için duşa girmiyorum,üzerimdekileri çıkartıp koltuğa uzandığımda ana ve yağmur kokusuna yenik düşüyorum...Düşümde yağmuru gördüm,yitik zaman peşinde koşuyordu….uyandığımda zamanın yastığımın içinde durduğunu, sürekli bir bekleyiş içinde ise saçlarımı buluyorum, kurumayı içindeki yağmuru tüketmemek için bir bekleyişte. Her suskunun saçlarımda eylemsizleştiği an,tekrar tekrar kokluyorum,zaman hareket ediyor,yağmur kokuları buharlaşıyor zaman tekrar kendine dönmeye başlıyor..zamanın hızına yavaş yavaş saçlarımın ıslaklığı karışıyor,yağmur kuruyor,bedenim suskun…

*32


Düşmüştüm,tüm bedenimi  yerçekimine yatıyordum…başımdaki kast beynimin içindeki tüm uğuldamaları sanki içine hapsetmişçesine.. çınlamalar zonklamalar sesler  yüksek,kollarımdan derilerim dökülüyor,içimdeki tüm dolduramadığım boşluklardan  ölçüsüz sevgiler,ve damarlarımdan gurura bulanmış ölçülü kibir akıyor…diz kapaklarım,özgür olmak ,giydiğim kot pantolondan bağımsız olmak istercesine,kotu yırtmış,gerçeğin yalın halinde kan ve çiziklerle sergili,yor kendini…her yanım acıyor,nefes alışverişlerim boğulmaya hazırlanıyorcasına içime batıp çıkıyor ellerimi görüyorum o sıra ,peki onlar neden bu kadar hareketsiz ve müdanasız yatıyor..her yanım acıyor,sevdiklerime gidiyor duygularım ,onlardan parça koparıp tekrar onlar olmam için uzaklaşıyorlar,araba sesi ,ani fren dınkkkk diye bir gürültü ve bağrışmalar telaş ve ben hala bilinçdışımdan  benime düşen,tutsak edici bir yaşam sevgisinin benciliği ve bağımlılığıyla  içimdeki boşlukta  ve şu andaki karanlıkta özverici nefesi soluyorum..hayatıma ilk yaklaşımım bağlılık sözü olduğu içinmidir bu denli saygım,beni yerden yükselmeye itiyor ..sevdiklerim düzenli sıralar halinde geçiyor ,karanlıktan ve ben bir tutsak edici bir sevginin varlığıyla onlar geçerken  kımıldıyorum,bağlarla bağlıyım,o halde tutsağım diyorum acılar içinde,kendi kendimin hizmetinden öte onların bana olan sevgisinin benim yokluğumda onlarda hissedilecek boşluğu ,kapatmak mı istiyorum ağzımdan dişlerimin arasından sızan kanla birlikte..kendi yazgımı belirlemek isterken,önümden geçerken karanlıkta ,onların boşluklarına yine bir sahip oluşla mı hareketleniyorum,her yanımdan sinir uçlarımdan döktüğüm inanılmaz ağrılarla..sevgiler kendi için değil de,kendilerinde yarattığı hislerden dolayı sevgi olduğunu bilerek mi bende yaşamı sevip sahip olmaya çalışıyorum iyice ağırlaşan kalp ritmime ..özverici sevgi,bağlantısız mı sevgiydi…sevgide bağlantısızlık ,ötekine bağlı olmadan,onu devinimsiz kılmadan sevmek değimlidir..offff her tarafım acıyor,kalbimin üzerinde ki tek başına kalan tişörtüm bile bana ağırlık veriyor..,zırlamayı bırakmalıyım diyorum bana yardımcı olmaya çalışan gençle göz göze gelirken,yavaş diyor,yavaş…iyimisiniz,iyiyim iyi dediğimde hayretle yüzüme bakıyor,fena düştünüz..yerçekimini  ara sırada olsa yalamayı öğrendim diyorum kanayan dişime rağmen gülümsemeye çalışarak..sizi hastaneye götüreyim dediğinde ise iyi yim iyi bir duşa ihtiyacım var tüm salya sümük ve şımartılmış özgecilikten itinayla kurtulmam gerekiyor ki,sahiplenilmiş sevgilerin yerleşme arzusunu korkutayım diyorum,şaşırıyor,anlam veremiyor,boş ver saçmalıyorum dediğimde bu halinizde böyle saçmalamanıza şaşırıyorum diyor ve gülümsüyor,sonra motosikletime doğru ilerlerken ben kendimi senin için sakladım ,sende beni kendin için sakla diyorum ,özne ve nesne arasındaki sahipliğin anlamlı olacağını söyler gibi sessizce yan yatmış oracıkta uzanmış beni bekliyor..hayır bu halinizle tekrar mı bineceksiniz diyor,genç şaşkınlıkla,evet diyorum,bindiğim dalıda kesmem,düşüşlerimden sonra ayağa kalmayıda kesmem..yardımcı oluyor ..başımdan çıkardığı kaskı ,tekrar kendisi takıyor,takmadan önce montunun kolluyla dudağımı siliyor ,minnettarlıkla eğilip yanağından öpüyorum sağol dediğimde,göz göze geliyoruz tekrar ,gözlerin çok güzel bakışlarda tüm ağrılarıma aneztezik etki yaratıyor..yasaksız iyiliğine minnettarım diyorum gülüyor..duymadığım alışkın olmadığım kelimeler diyor..bende görmediğim bakışlar,bilmediğim gözlerin etkisinden kaynaklı diyorum..ikimizde gülüyoruz..sizi merak ederim ,diyor kısık bir sesle..bende gözlerinizin güzelliğine benzer bir  güzellikle her daim karışılacağımızı bilerek,yaşamımın bana neler sunacağını merak ediyorum…diyorum,motorumu çalıştırıp hareket ederken gözlerinden dökülen bakışları avucuma kopyalayıp  uzaklaşıyorum….eve geldiğimde ilk önce bu bakışları,avucuma kopyaladığım bakışları tuvale resimliyorum..uzun bir süre izleyip sahiplenmemek için bu bakışlara yırtıyorum..uzun süre duşta tüm bedenimden süzülenleri suyla iliştirip akıntıyla uzaklaşmalarını izliyorum yaşama olan bağlılığımızın tek sahipliğimiz olmasının esaretiyle avucumu yıkayıp vücudumdan dakikalarca akan suyla iyelikleri yolcu ediyorum akıntılara..dizlerime kollarıma pansuman yapmıyorum yaşama savuruyorum yaralarımı zamanda kabuklaşıyor …içimdeki kuşku ve kuruntuyu da savurmam gerekiyor diyorum,elimin tarak kemiğinde ağrılar odaklaşıyor kırık mı diyorum,oynatamıyorum.kuruntu kuşku iki zıt eğilimler arasında hiçbir uzlaşma olasılığı olmadığı anlara takılmamalıyım diyorum,törel düzeydeki kuruntunun kuşkuculuğu tetiklediğini yineliyorum kendime .. hastaneye gidip gitmemek arasındaki kararsızlığımı   sahiplenmek benim alanımda olmamalı diyorum,elime bakarak gülümseyip saplantı eğilimlerine ödeyecek dakikalarımı savurmalıyım diyorum gözüm saate takılıyor..01::OO kimi zaman çıkıp nefesime ayı çektiğim zamanlar kaçtığım çatıda buluyorum kendimi sokak lambalarının ışığında hafif eğilimli çatı kiremitlerinin üzerine ,içimdeki tüm eğlimleri boşaltacak bir pozisyonla oturuyorum..sahiplenme,kuşku ve kuruntuları ,dayanılmaz derecede ağrıyan elimle uzaklaştırmak istiyorum ,sığarımı yakıp,çok acıyan elimin kısıtlı hareketlerine bırakıyorum…yıldız kaydı tam üflerken,kuşkusuz,kuruntusuz ve sahipsiz düştü,bir anda yok oldu..aya bakıyorum..bana bakıyor sahiplenmeyi istemeyen bir aydınlıkla,küsüyorum ona bulutların arkasına gizlenirken,daha karanlıklaşan bir  alana üflüyorum sığarımı savurarak..arkamda bir tıkırtı,kuşkuyu savurduk diyorum aya,olsa olsa benim dostlarımdan biridir,mefisto geliyor,seni çıkarken gördüm diyor..yarım karanlık siluetiyle yanıma oturuyor..sessizlik içinde nefesimizi savuruyoruz aya,ay kendini sunuyor bize..kuşku,kuruntu,ve sahiplenmişlikleri çekiyor sanki,bulanıklaşıyor,mefisto yine gülümsüyorsun diyor,ayın duşa ihtiyacı var yıkanmak için diyorum,tenimize değen yağmur damlaları hızlanıyor,çarpmalara başlıyor,çatıda oracıkta yağmurla duş alıyoruz ayın ,yıkanmış ışığında..kuşku yok,kuruntu yok..iyeliklerden uzak yağmura doyuyoruz…ellim ağrımıyor,yüreğim sıkışmıyor,ellerim hareketli avucumun içinde yalnız kendi resmimi kopyalıyorum…..

26 Kasım 2012 Pazartesi

h[isteri]=ide-o-loji

-baştan reddedilen şey,bilinçdışında varlığını sürdürmez
baştan reddedilmiş gerçek ise,bizzat bilinçdışı içinde bir dış-mahrem çekirdektir.
-duyulmayan sesler duyma noktasına getirmeye ve böylece fantazinin komik dehşetiyle yüzleşmeye hazırmısınız.



--özne bir çağrılmanın bir sonucu ortaya çıkmaktan çok öte,çağırma bilinç eşiğinde başarısız olduğu zaman ve başarısız olduğu ölçüde ortaya çıkar.çağrılma sırasında özne kendisini  asla tam olarak tanımaz.histerinin ilişkili olduğu şey bu çağırmanın etkisiz kalışıdır.öyleyse histeri simgesel kimliği,büyük ötekinin bana verdiği kimliği sürekli sorgulama duruşu değilse nedir.

15 Kasım 2012 Perşembe

Anne ölüm güdüsü


Çağdaş toplum içindeki insanın rahatsızlığını,bilinçdışı bir suçluluğun bilinçli bir yansımasıdır diye ifade eden Freud,bu suçluluğu bilinçdışında baba imgesinin yerini alan toplumsal otoritenin ,tepilerden vazgeçmeyi zorlamasından ileri geldiğini ifade eder..bu psikolojik yoksunluk bilinçdışı bir saldırganlığın kaynağını,ve kaynağın kendisi de, baba figürünün sevgisini ve koruyuculuğunu yitirme korkusu olarak sınırlandırarak bireyle toplum arasındaki çatışmayı yalnızca oğul-baba tipi bir çatışma olarak değerlendirir..oysa tepilerden vazgeçme günümüzde bize, freud ‘un zamanından daha az açık görünüyor..cinsellik,erotizm,saldırganlık yalnızca güncel açık bir şiddet durumunda(karayolları üzerinde meydana gelen toplu kıyım) ve o yıllardan bu zamana bu rahatsızlıklar durmadan artış gösteriyor..çağdaş insanın iç geriliminin tehlikeli bir şekilde patlama noktasına yaklaştığını söylemek,herhalde aşırı olmaz..freud bu tezi açıklamadan birey-toplum kavgasını ben ile nesne arasındaki kavganın paylaşımı için,libido ekonomisinin iç anlaşmazlığına bağlıyordu..gerçekte,okul eğitimi konusunda toplumsal erkten söz etmek,yalnız bir toplumsal sınıfın değil,ayrıca her dönemde egemen olan bilinçdışı çatışmanın da bir yansıması olan toplumsal erkin,başlıca ben’in idealini yıkmaya yönelik olduğudur.. bu ben idealinin toplumsallaşmış,gelişmiş biçimi,tersine gelecekteki toplumun içindeki gerilimleri azaltmak için en iyi güvence olabilirdi..aile dışı yaşama daha ilk atılan adımlardan itibaren etkisini gösteren toplumsal baskının belirgin özellikleri,odip sonrası iyice gelişmiş olan ben’in ezilmesi;odip sonrası üstben’in babanın bilinçdışı imgesinin,anne baba imgelerinin saldırgan olan bir evreye ve cinsel enerji olgunlaşmasının anal evreye denk düştüğü düzeye geri dönüşü gözlenmektedir..baskıcı anne imgesinin freud’un kuramında çoğu zaman nasıl görünmediği tartışılmalıdır..bir yanılsamanın geleceği(bu deneme 1927 yayınlanmıştır)nin üçüncü bölümünde bir doğa tablosu başlar..bu şaşırtıcı kara tablo,herhangi bir zamanda anne yada babalarını özellikle kötücül ve saldırgan diye tanıttığı bir porteyi anımsatmıyor değil..kendi eski bilinçdışı saldırganlığına böyle bir yön değiştirme biçimi olabilir.. bilinçdışı imge,her şeyden önce tepinin psişik temsilcisi,ve kişi bu imgeyi dile getirdiğinde,tepiyi dile getirmiş sayılıyor..freud’un kişiliği konusunda bilimsel bir tabunun varlığını,hele psikanalizcilerin saygı duyma adı altında tam bir tabuya dönüştürerek ve onunla ilgili yorumları nerdeyse yasakladıkları,tarih kronolojisinde ilgilimi çeken bir konuyu buraya taşımak istiyorum…oysa onun kendisi,dostoyeveski ve vincinin  analitik incelemesini nasıl bir gözüpekliğin örneğini vermişti..1923 yılında çene kanserine yakalanıp 16 kez tekrarlanan ameliyat ve o zamandan sonra –doyum fırsatını,soğukça zalimce-yıkan çene kanseri arasında bir yakınlık kurmazmıydı..çünkü onun 67 yaşında uğradığı kanserle,uyuşturucu alanlara özgü sigara içme zevki ile bir bağ kurmamak kolay değil…ve bir yanılsamanın geleceğinden yedi yıl önce doğa onun ikinci kızı sofi’yi peşinden 1923 ve beklide en çok sevdiği varlık olan torunu heinz’i hoyratça yok etmedi mi..’’şu gerçek ki,uygarlık kendi güdülerimizi sınırlamamızı istiyorsa,kendi yöntemine göre bizi sınırlandırmak için özellikle etkilidir..ve doğa soğukça zalimce,kabaca yıkıyor ve bu kimi kez haklı olarak bize doyum veriyor’’(bir yanılsamanın geleceği s:21)ve yine olumsuz doğa tablosunda, ‘’işte insana benimsetmeyi arayan tam bir boyunduruk rolü oynamaya benzer öğeler;titreyen,yarılan,insanı ve yapıtlarında yer tutan,kabaran ve taşan her şeyi boğan su,önündeki her şeyi götüren fırtına,başka canlı varlıkların saldırısından ileri geldiğini düşündüğümüz hastalıklar ve son olarak ölümün acı veren bilmecesi,şimdiye kadar hiçbir ilacı bulunmayan ve kuşkusuz asla bulunmayacak olan ölüm..doğa kendi güçleriyle bize karşı yüce ,zalim ve eğilmez bir şekilde direniyor,böylece bize kendi zayıflığımızı anımsatıyor’’ve freud’a göre doğa  derinden ve temelden kötüdür..ve bu yaşam kavramında freud’un kötümserliği denilen şeyleri bulabiliriz..bunun kuramsal olarak dile getirilmesi tüm canlı varlıkları kuran ölüm güdüsünün(bütünlüğü parçalayan ve öğelerini inorganik duruma geri götüren thanatos)yaşam güdüsü’ne(öğeleri her zaman daha geniş bütünlük içinde bıkmadan toplayan ve kuran eros) karşı koyuyor….bunları 1920 de,savaşın kendi ülkesini harabeye çevirmesiyle derinden üzülen 64 yaşındaki freud’un yalnızca bir varsayımdı ve sonra kanıya dönüştü..insanın bilinçdışı için doğanın anne olarak özümlenmesinin,yada daha çok anne imgeleri seçmeli olarak doğaya yansıyordu(tarımın başlamasıyla birlikte,ataerkil ailede erkek çocuğun önemi artıyor.cinsel enerjisi yeni aile içi zina ilişkilerinde kendini dışa vuruyor ve besleyici anne toprağın ekiminde simgesel bir doyum buluyor_totem ve tabu_s;209)iyi doğa yaşamın kaynağı(anne imgesi iyi)doğa ilgisiz ve yıkıcı(anne imgesi kötü)..freud’un goethe’nin doğa üzerine olan şiirinden çok etkilenerek tıp öğrenimi yapmak için karar verdiğini biliyoruz..freud’un yaşam öyküsünden öğrendiğimize göre,onda aynı zamanda’’ iyi’’anne tipinin çok güçlü bir kimliğini alma(yani ,genç anneye yönelmiş cinsel enerji özellikle canlı bir aşk) ve ‘’kötü’’ anne tipinin güçlü bir şekilde kimliğini alma(yaşlı ,çirkin ve hırsız bebek bakıcısı,cehennemden bahsederek ona korku salan kötü anne_freud’un oğlu martin freud’un anlattığı bu annenin kendiside öfkeli,tez kızan heyecan kasırgasıydı_)freud’un doğaya vermiş olduğu niteliklerin,melanie klein’in betimlediği,hastalarda dile gelen kötü anne imgesiyle aynı olması oldukça dikkat çekicidir..sarsılan ve insanı yutan yer,içinde her şeyin boğulduğu su önünde her şeyi sürükleyen fırtına;doğmakta olan ben’in  saldırgan,ilkel tepileri ele geçirmesiyle ,bu ben’in yutulma,kapılıp gitme,suya batma tehlikesi ortaya çıkıyor..ama bu ilkel tepiler,özneyi ve nesneyi öldürmekle tehdit ederken,’’kötü anne’’imgesi biçimi altında içe mal edilen anneye doğru önemli bir şekilde yönelirler,sonra ikinci olarak ben’e yönelirler… ve yukarda bahsettiğim varsayım olayın kendisinden çıkarılabilir..freud’un çenesini yavaş yavaş kemiren bu iğneleyici kanser,yamyam annenin,bu kötü anne imgesinin bir etkinliği olarak yaşanmıştır ve küçük çocuğun ise yamyamca düşlemesine özgü dışa yansıtma,içe yansıtma olarak yaşanmıştır..ve bu zamana değin tutulan röfüle,geri dönmüş gözüküyor..savunma durumu,bir ölüm güdüsünü istemekten ibarettir ve bunun bilinçdışı anlamı şudur;bu gün öç alan,daha önce benim saldırdığım annem değildir..kişilik dışı ölüm güdüsüdür bu..öyleyse ben eskiden eskiden anneme saldırmadım,ben kurbanım suçlu değil..dile getirme daha karmaşık,çünkü bilindiği gibi Freud kanserin,yaşam güdüsünün ilkel bir dışavurumu olduğunu düşünüyordu..bu ise,saldırganlık ile bu kanser arasındaki tüm ilişkileri yansıtmaya yönelik ikinci bir savunma durumu gibi ortaya çıkabilir..üçüncü savunma durumunun öğelerinden birisi ise(anne imgeleriyle aracı olan)babaya başvuru olacaktır..özellikle musa ile özdeşleştirmesi sayesinde(son kitabını musa’ya ayırmıştı)baba imgesine fazla sarılmıştı..musa babanın savunucusu olmuş,baba kültünü yerleştirmişti..öyleyse bu babanın özel bi,r iyiliği,yaklaşan ölüm-anneye karşı özel bir koruyuculuğu beklenebilirdi…

13 Kasım 2012 Salı

integral...


Geçmiş normalliğin hükümsüzlüğü,gelecek deliliğin hüküm süreceği iki zıt kutup un çevresinden dolandığı ve omega noktasındaki kararsızlığın diyagramında yer aldığı bir açıdır..içinde sere serpe gezinen duygular ,içinde kaldığı sürece hükümsüzdür ve geçmiştir…ağzından çıkan her sesle yayılıp hedef bulmaya çalışan duygu ise gelecektir..dudaklarını sıkıca mühürlediğin an ise kararsızlığın omege noktasıdır..normallik ancak geçmişteki minyatür hacmiyle duyguları yönetir…dudakların yay gibi gerilerek omega noktasındaki direnci ,içe mal edilmiş bilinç ve bilinç dışının kazanımının sosyo- kültürel figürünün narsistik dozunun yansıdığı ayna işlevi görür..ağızdan çıkan titreşimin hedef ise artık propagandadır..iğdiş edilmeye yönelik bir ameliyatta,eril duygulara ,dişil karakter katarak bir dönüşüm sağlamak,fazlaca eklenmiş delice bir histerinin kitle şeklinde hacimleşerek,sesin aşırı erotikleşmesi ve simgesel bir zinayla eş anlama dönüşen politik dev bir deniz kabuğu gibi ağzı açık bir figüre döner…geçmişin minyatürünü,geleceğin dev figürünü omegada bulunan aynada penetre ederek boşluğa bölmek,boşluktaki seslerin ,kendi içindeki çarpışmalarının sesini kendine duyurmaktır.. bu dönüşüm,sessizliğin fonetik aksiyomudur..fonksiyonlarımın kapalı formundaki ters türevi,kendini işaret ediyor..tek hedef kendimim…..



Meleklerin en yeteneklerinden biridir şeytan, şu mefistofelesi,çoğu zaman güdüsel olarak, tüm kişilik özelliklerini kapsadığı bir temsil olarak ele alarak,kişilik incelemesi yapalım..mefistofeles’in cinsel enerji durumu,anal geriye dönüş durumudur.kara renk,kükürt kokusu,yıkıcı ve sadist bir saldırganlık buna tanıklık etmektedir…tanrı ile eşit olma arzusu yüzünden,cennetin ve sevginin dışına bırakıldı..burada elbette oedipsel çatışma karşısında tam bir başarısızlık söz konusudur..babaya eşit olmak ve anneyi ele geçirmek için babaya meydan okumaktadır..anal durumlara geriye dönüşe şeytanı zorlayan arzu,tüm efsanelere göre onun arzusu,iyi niyetli insanları ayartmak,umutsuzluğa düşürmek ve o ana değin tanrıya adanmış ruhları ele geçirmektir..peki ama din için ruh,tanrının imgesine,tanrısal penis-fallusa göre yaratılan insanın bir parçasından başka nedir ki…,o halde insan ruhunu ele geçirme arzusu,demek ki şeytanın tanrıya karşı eşcinsel arzusunu dışavurumdan başka bir şey değildir…şeytan için tanrı,şu üstün güçlü babadır,ne pahasına olursa olsun,ona diş bilemek gerekir,çünkü onu sever ve tanrı imgesine göre yaratılmış ruhları durmadan,umutsuzca kazanmaya kalkıştığı için,ondan vazgeçemez..çektiği vaazlarda kendisini izleyen özgür insanların bir parçasını elde etmeye çalışıyordu.her iki durumda da amaç aynı,kötü annenin kimliğini almaktan kaçınmak için,babayı geçici penis fallus aracı yapmak,sürekli olarak yineleme gereği yüzünden bu sürece eşcinsel kaynaşma da diyebiliriz..ne olursa olsun,eğer insan kendi özgürlüğünü elde etmek istiyorsa,her yerde babaya saldırmaktan ileri gelen bu şeytanca davranışın,babanın kimliğini almak için mutlaka gerekli olduğu kanıtlanabilir gerçektir..haç işaretinin ya da kutsanmış suyun fobisi içinde açıkça kendini gösteren şeytanın bu paronayak görünümü,çılgınca bir öfkeyle karşı karşıya kaldığında kaçmasına yetiyor..öyle anlaşılıyor ki,babaya karşı eşcinsel arzuyla açıkça karşılaşmış olmalı ve o zaman ne pahasına olursa olsun,kaçmalıdır,esasında haç işareti ve kutsal su,tanrısal varlığa tanıklık etmektedir…anal tepkinin kendisi gibi şeytanda kendi işlevi konusunda çok belirsizdir..olumlamanın bilincine varmak için olumsuzlama gerekli değimlidir


10 Kasım 2012 Cumartesi

aslında ikilik değil,uyuşmazlık lanet

Bu cehennemi güzelliğin; bin ayrı yüzü var, her birinin ayn işkenceleri var, her biri de bir kadın gibi kıskanıyor kendisininkinden farklı dürtüleri…









Sanki gözkapaklarından parçalar kopup önünde uçuşuyor, oynaşıyor, beynindeki suçlu gevezeliğin temposuna uyuyorlardı; henüz sesler oluşmamıştı beyninde, ama geri geliyorlardı, geri geliyorlardı. bir kez daha ruhu bir şehir olarak belirmişti gözünün önünde,ama aşırılığının karanlık yolunda kurulduğu için çarpılmış harap olmuş şehir.gözlerini yumarak gerçekten yaşayanların düzenlerinin ne güzel çalıştığını düşündü:tüm makaslar birbirine bağlı,sinirler ancak gerçek tehlike anlarında gergin ve karabasansız uykular sırasında sakin ama dinlenme durumunda değil,her an eyleme hazır.







Bir yanıp sönen ışıklarıyla kah çok parlak kah fazla loş ölen bir pilin titrek parlaklığı



aslında ikilik değil,uyuşmazlık lanet...kör vahşiliğin karmaşasından çıkarıp her biri türü geri dönülmez bir hileye sürüklüyor



6 Kasım 2012 Salı

v-29-



dionysus 69 ………
Geleneksel olarak tiyatro seyirciye,otur da sana bir öykü anlatayım der..aynı zamanda niye, kalk ta bir oyun oynayalım,demesin..richard schechner tiyatro anlayışını euripides’in bakkhalar’ından uyarlanan dionysus in 69 oyununda,seyirciyi oyuna katarak,seyirci ile sanatçıyı içinde yürüyebileceği bir bütünlükle,sanata öncülük teknikleri kullanmıştır..bakkhalar’da gözden kaçırılmaması gereken iki karakterden söz edilir.. hippolytos şansız bir karekterdir, aşkı karşıtı iffet için reddetmiş,yaşamının hiçbir döneminde aşka izin vermemiştir..annesi amazon,kendisi theseus’un üvey oğludur..atinada değil troizende büyümüştür….büyük bir avcıdır, aphrodite tarafindan intikam alinan mitoloji kisisidir. ve atları denizden gelen bir öküzden korkmuştur bu cinsellik simgesidir ve onu ölüme götürür. öteki karakter ise pentheus ,merak bahşedilmiş,didikleme ve çözüme yönelik kaoslarla ,bilgiye yönelik açlığı yüzünden sonunda tanrıya kurban olmaktır. Gençliği ve cinsellik dünyasında genç tutkuları vardır..pentheus,dionysos bilmecesine anlık cevapları onların kadınlarının geceleri cinsellik dolu çığlıkları için özür olduğudur…onun kılık değiştirmiş dionysus’un bilinmeyen cinsiyeti tarafından kandırıldığı açıktır ve aklı annesinde kalmıştır…
Pentheus
gece gündüz ritüellere devam mı ediyorsun
dionysos
özellikle geceleri. karanlık daha uygun adağa.
pentheus
aslında daha uygun zamparalığa ve kadınları baştan çıkarmaya!
dionysus
ahlâksızlığı gündüz de bulursun sen!
pentheus
bu cüretkâr cevaplarından ötürü üzüleceksin!
dionysus
ya sen, sen de o aptal küfürlerinden!
pentheus
ne gözüpek bir ayyaş böyle! lafa geldi mi, iyi didişiyorsun.
dionysus
söyle bana, ne gibi bir ceza düşünüyorsun benim için?
pentheus
ilkin saçlarındaki kızlara özgü bukleleri keseceğim.
dionysus
benim saçım kutsaldır. buklelerim tanrıya aittir.
pentheus
ikincisi, asandan vazgeçeceksin.
dionysus
alırsın. o dionysus’a ait.
pentheus
sonra, seni nöbetçinin gözetimine alacağım, sarayda tutacağım.
dionysus
istediğim zaman tanrı beni özgür kılacaktır.
pentheus
ondan yardım dilendiğinde, sen kadınlarınla birlikte hapiste olacaksın.
dionysus
tanrı şu anda burada, senin yüzünden katlandığım her şeyi görüyor.
pentheus
nerede hani? ben göremiyorum.
dionysus
benimle birlikte. küfürlerin seni körleştirdi.
pentheus
yakalayın şunu. benimle ve thebai ile alay ediyor.
dionysus
seni sadece uyarıyorum, aptallar, zincirlemeyin beni.
pentheus
emrediyorum! zincirleyin! burada daha güçlü olan benim!
dionysus
bilmiyorsun gücünün sınırlarını. bilmiyorsun ne yaptığını. bilmiyorsun kim olduğunu.
pentheus
ben pentheus’um, echion ile agave’nin oğlu!
dionysus
pentheus, bu isimden ötürü pişman olacaksın!
pentheus
dışarı götürün şunu. ellerini zincirleyin. ahıra kapatın. karanlığı arzuladığına göre, ona istediğini verin. hadi git şimdi karanlıkta dans et!
(bakkha 408-505)
işte bu iki mitik karekter (pentheus- hippolytos) bakkhalar’da nerdeyse psikiyatri koltuğuna oturmak üzeredir..ve oyun ise bastırılmış duyguların,güçlü olanının birini yok edeceği,bağlamında psikolojik öğeleri içermektedir… euripides’in reddedilmişliğinin yıkıcılığını dramatize edip etmediğini bu oyunu izleyenlerin,kendi çıkarımlarıyla tartışılmalıdır..

v-39-



pygmalion..
Ahhhh pygmalion,gözalıcı boyutlar kalıbına dökülmek için verdiğin çılgınca tüm uğraşılara rağmen,kendini yanında taşımak zorundasın..bazı rahatsız edici tutarsızlıkları su yüzüne çıkartma çabaların,bilinç düzeyindekileride sürükleyerek varlıklarını ortaya koyduğunda,bunu görmezden gelişin,iyi yağlanmış bir makine gibi işlese bile zamanın,enerjin gücün ve dayanıklılığın ,sınırlarının varlığını ortaya koyuyor..eşsiz bir ideal insan vardır,ayrıca onun her işine burnunu sokan,onu rahatsız eden,onu utandıran istenmeyen yabancı-güncel öz_vardır…nasıl içinde çatışıyorlar değil mi…sakat bir at gibi içinde koştururken,başarıya yönelik görkemli fanteziler yolundaki kemirgen duygular dişlerini geçiriyor özüne..gerçek acı verici şaşmaz bir biçimde dişlenen fantezilerinle,kendi hayal dünyandaki tanrı arasında kalınca,hangisiyle gitmek istediğinin dengesizliği düşüyor rüyalarında…ve yüceltiğin varlık,tanrısal kusursuzluk açısından bakıldığından dolayı güncel özünü küçümsemelerine şahit olurken,deneysel özün,rastlantı sonucu ideal özünün yakasına yapışan tiksindirici bir yabancı olur..karşı koyduğunu nefret ve aşağılamalarıyla başa çıktığınımı söyleyeceksin..ama nasıl…görmüyormusun güncel özün kibirli ideal özünün kurbanı oluyor..christian morgenstern’in bu durumu betimleyen güzel bir şiiri vardır bilirmisin,gelişim sancıları…
Kendimi yok eden ben, yenik düşeceğim.
İkiyim ben, olduğum ve olabileceğim.
Ve sonunda birisi ötekini yok edecek
Olmak istediğim dört nala giden bir at gibi
(Olduğum onun kuyruğuna düğümlenmiş)
Olduğumun bağlandığı bir tekerlek gibi,
Parmakları kurbanın saçlarına dolanan bir öfke gibi
Bir vampir gibi
Oturmuş kurbanının göğsüne emer de emer
Olman gerekenle,olduğun arasındaki dengesizlik,sadece bölünmüşlük değil,acımasız ve öldürücü bir savaşın varlığıdır aynı zamanda…hani dorian gray’ı kendi aşağılanışını anlatan resim parçalama sahnesini hatırladığında nefret edilecek özü öldürdüğünde ideal özünün çaresizliğiyle ölümü istemesi ne acıdır..ya hamlet’in III. Richard’a insan ruhunun çırpınışına ilişkin netleşmiş bilginin sınırlarlanmasında anlık duygularıyla öz nefretle kendimden iğreniyorum iç çekişlerini unuttunmu yoksa.gurur deme bana,sadece hayal gücüne bağlanamaz zihinsel işlevlerede bağlanır,hatta zekaya mantığa ve elbette irade gücüne..gerçekliği doğrudan değilde ancak shallotun leydisi gibi aynadan;kendisine ve dünyaya ilişkin kendi düşüncelerinle gördüğünde benim düşüncelerimin dışında bir varlığa sahip değilim,ben düşüncelerimin dışında varlığa sahip değilim dediğinde yansıyanlarla övünemeyeceksin..biliyormusun,gurura bağladıklarımız,zorlanımlı standartların erişilmez yüceliği ve keskinliği,iyiyi ve kötüyü bilmek,şeytanın adem ve havaya vaat ettiği gibi bizi tanrısal ve ahlaki aktörsel açıdan içinde yaşayan yabancıyı kimsenin görmedi,illüzyonist yapacaktır…kendi parçalanışlarını izleyenleri gözleyen seyircinin,ısrarla onları bütünleme duygusuna,birleştirme itkisine rağmen the lost weekend öne çıktığı gibi öz yıkıcı itkiler karşısında çaresiz ve öz aşağılamaya gömüldüğünde nefesimiz geleceği göremeyecek…

ö.ç-34-



Yaşamış bir beden anlaşılabilir modeller üzerinden değil anlamsal ilişkilerin nedensellikleriyle kavranmalıdır.bedenimim arkeolojik diliyle varoluşsal bekçiliği,mantık süzgeçlerinin,en derin kartezyen çalışmalarından doğan gerçek,aşka benzemektedir..hem fevkalade,hem de korkutucu,çoğu zamanda karşı konulmaz ve acımasızdır..maddenin dördüncü haliyle belleğime sıkışan akıl hazinesinin aşınmış meteliğini,bilimdışımın içini temizleyerek içimi boşaltamıyorsa ,evreni salt hiçlikten içime nasıl kapsarım.

3 Kasım 2012 Cumartesi

resmin kendisinin,bakışıma karşılık verdiği nokta



Üzerinde iki bilinmeyenli matematiksel bir işlemin defalarca karalandığı,  buruşturup sıkıştırıp çöp kovalarını çoğaltan küçülterek bulduğun bir değeri aniden dehşet boyuta dönüştürerek hafızanı yoklayan bir işlevle,karşımdan sedye ile bembeyaz bir çarşafa bürünmüş bir hızla geçirdiler..sığınamadım..geçirirken düşürdüler ve beyazlıklar içinde daha beyaz olan yüzü,tam kapanmamış daha daha beyaz gözlerinin akın da karanlıkların yorgun sesini işittim..bir ölünün daha henüz sıcaklığını kaybetmiş buzdan bakışlarına yapıştım..sığınamadım.Lacivert örtülü yarasa bir zamana dönen an,tırnaklarını geçirdi gırtlağıma.Çığlığımın kıvrıla kıvrıla yol alacağını düşünürken ölümlülük duygusuyla kaskatı kesildi..kriptogram parmaklarım işe yaramadı ,insanın içindeki ,kendi kendisinden dehşete düşmesine benzer bir güçlükle çektim parmaklarımı gırtlağımdan..korkunun devcileyin boyut kazandığı parmaklarım soğumaya başladı,aynı türdenlikle kulaklarımdaki çınlamalara alfabetik harfler ve aynı simetriyle aynı rakamlar karıştı niçin niçin hiçsin toplumsal organımdan akis yapan şiddetli ölüm korkusuyla kulaklarımda öldürdüğüm insana seslendim…ama niçin yazıyoruz ki ,ölümden korkarak ölümsüzlüğe sığınmak için mi..sonsuzluk aritmik atışlarla kalbimizden yayılırken,o sesi duyamadığımız kadar sağır olmak için mi….insan olduğumuzu unutmak için mi,yoksa insan olmaya alıştığımız için mi..hiç işte yaşamaya  bağımlı bir enerjiyle  aynı panik primer ateşleme içinde Le Bon önermesinin hep çoğul görüntüsüyüz….insana sığınmış beden,ölümün gözüne sığmıyor..

ö.ç-19-



Aldatmak,daha doğrusu kandırmak,tabiatta türün devamını sağlamak için başvurduğu stratejidir..hayvanlar da yalan söylemeyi beceremez ama,pekala karşısındaki dostu ve düşmanı kandırabilir..baştan çıkarma,insanın doğası gereği kendisi dünyayı adımlamaya başladığından itibaren devreye girmiş,insanın zamanla zekasını parlatması ve dilini sivriltmesiyle kandırma prosedürü hayvanlar aleminin masumiyetinden sıyrılarak,bizzat tarih yazmaya başlamıştır..havva-adem…..erkeğin elmayı yemesi ömür boyu mahkumiyeti .tipik doğulu davranışı türk erkeğinin hala asurlulardan miras kalan davranış şeklidir..gılgameş,iştarın femme fatale olarak sabıka kaydını iyi tutmuş,kadınların mezopotamya’daki saltanatını,asur militarizmiyle sona ermesine öncülük etmiştir.hatta fantezisi kuvvetli yazarların hitler almanya’sına yakıştırdığı pornografik eylemler,dünyayı titreten asur imtiyazlarındandır..kadınların itibarlarının yerle bir edindiği bu ortamda kadının ayartılmasına gerek kalmadan sadece alınır dı..herkesi gözetleyen bir tanrı anlayışı hüküm sürmeye başlayınca,işler çok zorlaştı..ilk günah efsanesi,Yahudilerin babil esaretidir ve eski ahitte sık sık öfkelenen,öfkelendikçe her tarafa lanetler yağdıran tanrının gözetimi altında kadın-erkek ilişkilerinin gelişmesi zordu.bu yüzden de israilin ayartıcı kadınları hep yabancı gelinler arasından çıkmıştır..yakup’un babası ishak’ı kandırmak için komplo düzenleyen anası rebekka’nın kenani bir aileden gelmesi tesadüf değildir yahudi efsanelerinin en kötü kadını sayılabilecek kadını dalila da hafif meşref bir Filistinliydi..Özgür kadınların hakimiyeti,erkeklerin pasif ve uyuşuk haliyle,eski mısır tanrıları arasındaki ayartma hikayeleri ilginçtir..fanilere dönersek;mısırın erkeklerinin ısrarla ayartılmayı beklemelerinin ejipatolojisinde mısır diliyle söylersek,kalenin orta kapıları kendiliğinden açılmadan,oranın sürpriz hücum ve kuşatmayla düşürülmesi erkeğin raconunda yoktu.mısır kadınlarının o imrenilecek özgürlüğü sadece firavun katında sona erdi..fakat iyice pörsümeden önce bir devletluya nikah edilerek hiç yoktan maddi sıkıntıya düşmemesinin sağlanması ötesinde değildi..hatta ikinci ramses’in hareminde 200 çocuğun doğduğu söylenir ve kadının nazı çekilmezdi..kuğunun şarkısı misali tarihe hediye ettiği VII .kleopatra filipator’un güçlü erkeklere diz çöktüren sadece ne istediğini bilen bir kadınmı olduğu tartışılsa da,Cleopatra ihtiyar sezarı’da,genç antonnius’u da kendine bağladığına göre olayı düpedüz bir ayartmaya bağlamak haksızlık olur..Antik yunan tanrılarının empatiden yoksun okçu erosla avlanan fanileri düşününce,mitolojide az aklı olanında,yalan söylemek,aldatmak,kandırmak dolandırmak,o da yetmezse öldürmek akıllıca uygulandığında ayıp olmayacak şeylerdi..miletli aspasia’nın atinada başını döndürmediği erkek kalmamış ve sokrates’in ilham kaynağı olmuştur.erkeklerin kadınlara üstünlüğünü kanıtlamak için bütün dehasını harcayan aristoles’in ise bir heteranın maskarası olması da kaderin cilvesi olsa gerek..ars matoria ortaçağda incilden daha fazla kopya edildi ve ovidius’un bu kitabından,aşk diyalogu kurmanın gerçek ve sanal uzmanları arasında etkilenmeyen kalmamıştır..aynı sıralarda Müslüman dünyası 1001 gece masalları gibi orijinal versiyonu ancak poşette satılan eserler vermiş,ilk günah gibi dertleri de olmadığı için kadın erkek ilişkisi ortaçağa göre daha sıcak ve doğaldı..açıkçası söylemek gerekirse haçlı seferlerinin insanlığa bir hizmeti olmuşsa o da kadınların gönlünün alınması gereken varlıklar olduğunun su yüzüne çıkmasıdır ki,kulenin penceresi altında şarkı söyleyen aşık,hediye olarak özel yetiştirilmiş çiçekler haçlılar tarafından avrupadan ithal edilmiştir..Burjuvazinin müdahalesine kadar geçen altın yıllar,17.yüzyıl ispanya’sında engizisyon baskısının göreceli olarak hafiflettiği bir çağda yaratılan figürdü..ve sonraki dönem aydınlanma çağında ışık durağan değil değişkendi ve kadın-erkek ilişkileri benzersiz bir gölge oyunu karakteriydi..fransız edebiyatının güçlendiği bu devirde müstehcen bir dilin seçilmesi,toplumun kreması sayılacak katmanlarınada yayılması bu diyalektiğin bir parçasıdır…eserlerinde yaydığı doğaya dönüş mesajlarıyla sarayı bile etkileyen Rousseau,yakışıklı bir adam olduğu,müzik ve güzel sanatlarından anladığı halde çamaşırcı kadın olan therese’den daha iyi kismet bulamamıştır..goethe’nin ise yaşı nerdeyse kırkı bulmuşken paralı bir ilişki sayesinde ilk defa milli olması;deli gibi aşık olduğu ama büyük ihtimalle elini bile sürmediği barones von stein’le bol bol çene çaldıktan sonra,akça pakça ama son derece mütevazi bir entelektüel kapasiteye sahip olan christiane vulpiusla evlenmesi;buradan aldığı cesaretle askıntı olduğu torunu yaşıdı kızlarca rezil edilmesi,ayartma konusunda zihinsel inceliklerin tek başına bir şeye yeterli olmadığının kanıtıdır..burjuvazinin sırf şans olsun diye baştan çıkarma hadiseleri nasıl tarihe gömdüğünü,balzac’ın roman kahramanları bize güzel anlatıyor..julien sorel gibi ayartmayı sınıf atlamanın basamağı olarak görenlerin başlarına ne gibi belalar geleceğini de,stendhal tarif ediyor..zola’nın köylü ve proleter çevresinden karikatürize ettiği tipleri hiç saymayalım..en gizli ve en çok özlenen beklediği ve gerçekleşeceğine inanmaya bile cesaret edemediği,bir şeyin gerçekleşmesi karşısında kapıldığı ezici bir şaşkınlığın sonucu döktüğü gözyaşı,gözyaşıyla çizilmiş bir tarihte ayartmanın sadece cinsel bağlamda algılanıp irdelenmesi yetersiz kaldığı kadın ve erkek ilişkisi..beklentilerin coğrafyasını çizen insanın,sevgi sanma saflığı gösterdiği duygusu…yaşanan beraberliklerin tarihe işlendiği sayfaları çevirmeye devam ederken kadınerkek arasına konulan %100 sermaye-------

v-34-



değişmeyen çatışmalar..odernit dum metuant
Bir yağmur damlasında cinayet işleyen ,saklandığı alandan bir anda fırlayan güneş ışınlarının parçaladığı böldüğü tam yedi defa bıçak darbesi benzeri parçalara böldüğü sakınımsız bir gökkuşağını yansıtan güneşin nesnel ilişkisini,sade’nin betimlediği ‘’kötü annenin’’ilkel imgesiyle ben’in ilişkisini düzenlediği bir cinayet gibi ,sistemli düzeni izliyorum…üşüten bir güneş eşliğinde sessiz bir gökkuşağı,ıslatan bir yağmur dokunuşuyla,tan yeri sahnesinin derin ufuk çizgisinde…ilk düzenekte bilinçdışındaki imge güneşin aydınlattığı kadınlara yansımıştır..öyle bir yansıma ki,kadının başkalarından gizlemeye çalışmadığı,çünkü kendisinin bile o ana kadar bilincine varmadığı karakter özelliklerini,isteklerini,korkuları,yadsımaları ,karşı koymaları,ruhsal kaçınmaları ve kaçınılmazlıklarını ele verecek bir şekilde bulutların çarpışmasını psişik plandaki orgazmla atılan bir çığlıkla yansıtmıştır..sapıklığı tanımlayan edime geçişte ise,psişik ekonomik planda önemli bir enerji tüketimine izin vererek,bulutların iç gerilimini azaltan,ve sürekli etkinlikte olması gereken bir güvenlik subabı gibi bulunduğu perspektifte yansıyan güneş;sade’yi okurken edindiğim izlenim tutkularını zincirlere bağlamış sonu gelmeyen koşuya soluk soluk sürüklenmiş bir zindan mahkumu gibi(cinselliğin)aynı yerden ,ışınlarını göndererek bir edime geçiş sembolünde yansıyor…tehlikeli anne imgesi ilişkisinin erotikleşme sürecindeki, üçüncü süreçde ışınlarını yağmur damlalarıyla kaynaşmasına izin veren bir kaynak gibi süreklilik sağlıyordu güneş..sanki bir çeşit ilkel psişik evrenin kabaca iyi ve kötü diye bölünmesinden kaçırdığı ışınlarının bir kısmını, atmosfere bırakarak…kendi nesnesini kendince sevip yağmuru okşarken ,atmosfere yaydığı öteki kısmıyla da saldırması benzeri bir sahne oyununa dönüyordu…son olarak ben ile anne imgesi arasındaki kırıcı kaynaşma ilişkisi gibi yağmur damlalarının içinden geçip, babanın yerine geçen yapay bir buyruğun özne ve nesne arsına girmesi gibi gökyüzünde gökkuşağını bırakıyordu..bu buyrukla güneş, nesneye tek yönde bağlanıp,özne yasayı keyfi olarak değiştirilmeyeceğinin işlevselliğiyle nesnenin tepisel renklerine karşı ışığını koruyarak özneleşerek saldırganlıktan uzak durarak ,yansıyan görüntüye dokunmuyordu…sade’nin yapıtlarında rollerin sıra değişimi adettir ve önemli olan oynanan rol değil kararlaştırılmış ilişkinin sahne konması gibi gökkuşağının (1772 de sahneye konulan oyun 859. da sade ‘nin dışa vurumu bir fahişe onu döverken aldığı darbelerin sayısını ocağın borusuna çizmesi,kötü anne ona saldırırken,babada orda sayıları toplayan psişik bir işlevin içindedir ve aklını yitirmemesi ,kaynaşması için beni koruyan aracıdır)bilinçdışı imgelerin ben’le karşılaştığı iç tiyatro dış tiyatroya dönüşmüştür..ama gökkuşağı ilerleme kaybetmez yavaş yavaş silinir..bu ilerleme güneş için(özne)ölüm tehlikesi geriye dönüş de,nesnenin varlığını tehlikeye artar.. şimşekler(karın deşen jack)yapay baba almadığı zaman tam bir psikotik havanın ortasında tehlikeli anne imgesiyle karşı karşıya bulunur..ve karın deşen cani,annenin cinsel organını ele geçirmeye çalışır,diğer bir deyişle bilinçdışı annenin karnının içinde bulunan çocukları ele geçirmek ister…parolası odernit dum metuant,olunca benden korkmaları gerekir düşüncesiyle sağlamlıklığa ve ayrıcaklı olmaya bağladığı gururu tarafından baskı altında tutulur…gökyüzünde gördüğüm bu nevrotik çatışmayı satıcının ölümü oyunuyla neden ilişkilendirmiş olabilirdim ki,bir yaşam biçimine yönelik bir eleştiri sorunları heran göğüslemek yerine,hayallerinin peşinden sürüklenen(narsist çözüm)bir insanın başına mantıksal olarak nelerin gelebileceğini ilişkin net bir sunum olması mı yoksa, birkaç çatışmaya sahip olması onun için iyi,çok fazla çatışmaya sahip olması kötümüdür..birkaçla ,çok fazla arasındaki çizgi nerede yatmaktadır..işte satıcının ölümü bir çizgileri anlamamızda ve sanatçının nevrotik olduğu için değil,nevrozuna karşı yaratılır..sanatın kendiliğindenliği,kişisel yaratıcılıktır,öz dışavurumdur..tanyerinden yansıyan olağanüstü gökyüzü oyunları,tam bir kişisel yaratıcılıktı…güneşin öz dışavurumu…evrimci mekanikçi düşünce yapısında ise gözlemlediğim şimdiki dışavurumların sadece geçmiş tarafından koşullandırılmakla kalmadığı,bunların geçmişten başka bir şey içermediği anlamına gelir..gelişme sürecinde yeni diye bir şey yaratılmamıştır..,şimdi gördüğüm,değişik kılığa giren eskidir..gerçekten özgün ve değişmeyen malzemenin yeniden dağılımının sonuçlarından başka bir şey değildir..çözülmemiş bir oedipus kompleksi,yada kardeş rekabetinin sonucu olarak görüldüğü sürece,aşırı rekabetçilik duyurucu bir biçimde açıklanmış olur..herşeyi yapabilirlik fantezileri,temel narsizmin çocukluk düzeyine bir gerilemesi yada saplantı olarak değerlendirilir..sadece libidinal türden çocukluk deneyimleri ile birleştirilen yorumların derin ve doyurucu olması ve böyle değerlendirilmesi,bu bakış açısıyla uyum içindedir…dışsal rahatsızlıklar imgeleştirilebilir.kutsal kitaptaki isa’nın kışkırtılması öyküsündeki gibi,sadece belirtilir bazen..bazen herhengi bir bunaltının varlığı görülmez,ama eski faustbuch’taki ve marlowe’ın dr. Faustus’undaki gibi,bir insanı büyülü güçlerin ününe duyduğu özlem tarafından sürüklenir.ne olursa olsun sadece ruhsal açıdan rahatsız olan bir insanın böyle bir özlem geliştirileceği biliniyor artık..hans christian andersen’in the snow qoeen’inde ilk önce yaramazlık yapıp aynayı kıran ve bunun kıymıklarının insanların kalplerine batmasına göz yumarak rahatsızlığı yaratan şeytan,zaman zaman kimimizin içinde nefes alıyor..belkide hepimimizin..

ö.ç-12-



fortuna
Tüm varoluş yollarımızı bir bedene saklıyoruz..benmerkezcil büyüklenmelerle hapsediyoruz amaçları..birbirlerine bağlamaya çalışıyoruz yazgıları..sınıfsal bir rolde ışık ve dans gösterilerine feda ediliyor istem..giderek daha çok zorlaşan aşklara,bitkin umutsuz,asi ve boyun eğmez bir bedeni satış çabasıyla,umutsuzluğa varan hüznün gölgesinde yok oluyoruz….kendi evrimimizin önüne konan engel,onurun elden gidişiyle cehaletle büyüyor..vicdanları avutmak için,yumağa dolanmış bir ipin ucuna asılıp,aynı döngüye doğru yuvarlanırken,düşünsel her şeye yetebilirliği örüyoruz…gerçeğin bir tarafından sökülerek adım adım yokolduğu bir yineleme zorunluluğuyla fortuna küresinden yuvarlananları topluyoruz…

ö.ç -20-



Tasarlanmamış düşlerinden, biriktirilmiş an’a düşen gölge gibisin.bilinçdışı nedenlerinin,kendisini ittiği eyleme ussallaştırılmış bir gereksinim seninkisi.yüzünü düşlere saklıyorsun inadına,kıskanç bedenin düşüyor sana.vücudundaki arzu yüzünü yakıyor düşte,yüzsüzsün inadına,skar revizyonlarını rüyalarında yapıyorsun.sanki tamamlanmamış bir resmin konusu oluyor yüzün,bir resim alanına kopyalanmayacak kadar sınırsızlıkla genişleyip noktalaşıyor.yüzün kaybettiklerinin görüntüsünü gizlemek için genişleyip yok olmuş sanki.algıda kendini siyaha vuruyorsun ve senin algılamaya başladıkların artık sadece kaybettiklerinin görüntülerine dönüşüyor,genişliyor alanının dışına çıkıp tekrar yok oluyor.kayıp gözlerinin arkasındaki boşluklarda kaybettiklerini görüyorsun,ilk gözüne gelen imgede hep aynı soruyu soruyorsun..
Tanışmışmıydık seninle…
Gözlerin uzaklaştıkça senden,bedenin yasaklıyor görme arzunu,kendi bedeninde kaybolan görüntüleri yüzsüz seyrediyorsun şimdi,nefessiz,hareketsiz tek noktada yok olan,ama hep aynı olan…göz boşluklarını uzuvların kontrol ediyor , gerçek olan her şey doğru degildir.yalan gibi
,el yordamıyla görüyorsun.yasak sevilerinle kendine dönük,iki kocaman göz boşluğundan korku çekiyor seni içeri,zehirlenmeme korkusuyla içe kaçıp saklanıyorsun.yasak cinsel sevilerinin,geri dönüşüm arzusuyla,oral evresinin doyrulmamış dudakları karşılıyor seni.ağzının içinde dilin,gırtlağına yapışmış köpükler içinde ,yutkunma biçimine yanıt veriyor.yutağındaki kasılmaların korkularının bedensel dile getirirken,kayıp gözlerini bulmak için direnip,sadist-anal direnmelerini yansıtıp,yoksunluklarınla yutak kaslarını kontrol etmeye çalışıyorsun.sen zamanı yutma güçlüğü çekiyorsun.ussal düzeninin sürekli saplantılarla seni dürtüklemesinden korkarak , kendi içine işiyorsun,idrarının içinde batıp çıkan gözlerini görmeye başladığında,iç tepilerin karşı koymaya çalışırken,dirimsel yayılma gücün asteni ile kendini her gün yok eden bir azalmayla seni yok etmeye başlıyor..ve…üreye bulanmış gözlerinle aradığın hep aynı noktada ve yok oluşta cevap veriyor sana…
Sizinle tanışıyormuyuz…

ö.ç-15-



Çağrışımların oluşturduğu karmaşada ,çapraşık ruhsal oluşumlar,travmatik bazen de salt ağrısal nitelik taşıyarak gerilimi artırır..yoğun duygusal değerler içeren nesneler,fizyolojik reaksiyonlarla da bağlantılıdır..çünkü bu nesneler artık bedende kendi evini ve kimliğini oluşturmuştur..kendine ait bedeni,bir başkasının bedeninde yer edinerek varlaşmıştır..tedirginlik yaratan nesneleri itip bedenden uzaklaştırmak,kolay değildir..köklerini sökmeye çalışsanız ,sinirlerinizi de beraberinde taşır..kişilik kazanmış komplekslerdir bunlar,artık kendi başına buyruk davranmaya,amaçlarınızı umursamadan yaşamaya eğilim gösterip bağımsız çağrışım gruplarına dönmüştür..merkez olarak sizin etrafınızda kümeleşmişlerdir,bu anılardan kurtulmak istediğiniz an ispirtizma deneylerindeki gibi size yakın olan bu zamanı,uzaklaştığınızı anımsamayarak yok etmeye çalıştığınız an,anın yerinde oluşan boşluğu,ana maddesini kendinizden koparttıklarınızla doldurarak, yine benzer yaratarak yola devam ederken hatalı nedensellik yanlışının ardışığında düşünürsünüz..alışkanlık yaratmıştır ondan vazgeçmek demek ,kendini yok saymak demektir artık..bundan dolayıdır ki farklı sokaklarda hep aynı kurtuluşları denemek sizi arzuya ulaştırıyor..denenmiş düşler,denenmemişlere göre korkutucu gelmiyor çünkü..bilinçdışı içeriklerin çekim gücüyle içinizdeki gerilim hattında patlayan ampullerin gölgesinde fark yaratmayan aynı renkleri taşımak,yüzünüzde yansıttığınız mimiklerden etrafa sıçrayarak can yakan güçleriniz oluyor,kelimeler bir çember içinde,karanlık noktaları kurayla çeken şans topuna dönüyor..parçasal kişiliklerin bedeninizdeki iniş ve çıkış hızının yaklaşık aynı zaman dilimine denk gelmesi,mantıksal ve dilsel nitelik taşıyor..çağrışım ve tepkimede koşutluk kendisi olmanın özdeşimin de anımsamalarını aynı noktada anılarında devam ettiriyor……

ö.ç


Ölüm; ışıkla,su yaşamla şekillenirken bir varlık ve bir yokluk arasında ,şimşeksi bir görüntüyle her iki gerçeği ve görüntüyü aydınlatarak bize sunuyor.canlı varlığın en küçük yapıtaşında hücrelerinin o boyutlu kısımlarında toplanan ışık kalp ve beyin arasında çırpınıyor. bir topyekun enerjinin sağaltılması kadar,ayaklarda yok olan tüm canlılığın karanlığa vurulması,varlıkla yerçekimi arasındaki mesafenin artık uzaklığını tanımlıyor.varoluş düşünün gerçekleştiği enerji merkezleri ışığa vuruyor kendini, Yansıtan bir nesne olarak yansıyan halin reddedilişi cılız kalırken, simgesel gerçek tarafından kıstırılmış olmakla da çaresiz kalıyor..ölüm organik bir gerçek de olsa düşlerde arzulanan sonsuzluk kendini ışık huzmesine bırakıyor.sanki iki ana çatışmadan kaçıp kurtulmak istercesine gerçek avuçların içine gömülüyor da olsa haz almamaktan duyulan duygunun tanımlanan adı ölüm oluyor tüm karanlığa gömülmüş bir varlığın isyan edemeyeceğini bildiği halde son duası…yıkıcı dürtüler arasından sıyırdığım varlık ve yokluk şemasının iki zıt kutubunda;öfkemin şiddetlendirdiği dürtülerimi öfkenin kontrolüne aktarışım,beni yine yorgun bıraktı.her çağdaş insan için özdenetimin doğru ve zorunlu olduğunu öne sürerek savunmaya geçmek;bana acı veriyor..yorgunum...

v.notları

Gözbebekleri,hayal gücü etkilenişiminden,kendini kurtaramamışçasına,en keskin ışık karşısında dahi daha hızlı genişleyerek çoğalan irade gücünün söz geçiremediği bir alan olmuşken ,kızgınlıkla varsayılan kışkırtma arasındaki tutarsızlıkla küçük bir leke halinde kalan,göz akı nystagmus titreşimleriyle gözbebeklerini sabitleyen öfkenin kabaran kırmızısı titriyordu dudaklarında…geçmişin bakışlara söz geçiremediği uzaklıkla dudaklarının soyunduğu sahte editörlüğü, sahte bir metinin güncel uyarlamasına dönüştürüyor dilin,gerçeklik tasarlanan niyete göre şekil alan bir suça dönüşmüşken,chevreul yansımalarından sızan dürtüler,dudaktaki öfkeye bir açısızlıkla yansıyordu…..bilinçli bir düşüncenin düşü için,kendini zorlayamıyorsan,chevreul sarkacına dönüşen bakışların dengesizliği düşer,suça…bilinçaltından sızan mor efekt, düşüncenin düzleminde boş levhada yansıyan aktüel nevrozun,perseverasyon diretmeleriyle açığa çıkar,tüm renkleri boşaltamamış olmanın sancısı düşer bakışlarından…bakış fetişizmin,gerçeklik ilkesinin tamda göğsüne saplanıp harakiri yaparken,ay ışığının ayakları, çoktan bakışlarının içine sızmış olacak…
.............


contradictio in adjecto…..
•Ocak 29, 2010 • Hırsla kirlenmiş dişlerini geçirdiğin her nesneye uygulandığın basınçla, bedenini yırtıp parçalayan öfken,ters bir akıma dönüşüyor,nefretin soyuluyor,zikzakl ar çizerek sarmal kümeleşiyor,yedi ton siyaha vuruyor rengini bakışların..gölgeni yitiriyorsun bilincinin önüne düşen perdede..kişiliğin düşüyor perdeye çıplak sıralı kayıyor..bilinçaltı dekorundan aşağılık duygun sızıyor önce,bilinç denetimini yitirerek izliyorsun kendini,yükseklik duygusundan yayılan akustik sesle kendi bileşenlerini duyuyorsun uğuldayarak zavallı dediğinde katalepsiye düşmüş görüntün donuyor.. havada ıslık çalarak dişlerindeki hırs çarpıyor,her çarpışında başka bir dış nesnede dişlerinin izi aydınlanıyor.. kuşkuyu havada bırakan bir hızla bedeninde görüntüleniyor izler..utanarak saklıyorsun..izlenilme güvensizliği duyumsayarak kıvrılıp saklıyorsun ..gözlerinden hiç kaybolmayan iç ve dış gerçekliğin ortasında yuvarlanıp duruyorsun..


rüşvet bakışlar ve endüljans parmaklar..
•Ocak 28, 2010 • Manifest birikmişliğiyle,bakışların el altından verdiği bilinçsiz rüşvet, kadının gözlerinden uzaklaşarak,sevgilisinin içinde oluşturduğu acı çekiyorum verisi haline dönüştüğünde, artık erkeğin endüljans için parmakları eylemleşir..kadına dokunarak affedildiğinin imzasını bırakır bedenine..oysa gönüllü bir acı çekme isteğinin içinde istiyor olması entelektüel günahlarına yenilerini katma isteğidir.,iç ve dış gerçeğin yoğunlaşarak bakışlarda sıkıştırılması dar alanda büyük bir keşiftir..çünkü erkek bilinçsiz rüşvetin ,vicdanında yarattığı acımayla kendini suçlamaya başlamıştır..kadın ise isteklerini gerçekleştirmek için ne yapması gereğini keşfetmiştir..istediği şeyin tam tersi bir isteği açığa vurması yetmektedir bunun için..suksesiyonu tersine çevirme eğiliminde statik açıdan bakmak,kontemplatif duruştan kopmayacağı stoik izlenimi uyandırmak,karakterinin zırhtan örtüsüyle erkeğin bakışlarını perdelemek ve kendi zaferini ilan etmek, duygular arasındaki çoklu farklılığın,
fenomende yansıttığı tek farktır..



nefret süjesi….
•Ocak 24, 2010 •

Suya subkütan bakış açısıyla baktığınızda sevdiğinizin görüntüsünü ,suda yansıyan görüntünüzün yerine aldığında ,ağırlık merkezini,ideal özüne doğru kaydırılarak yüceltildiği görünmeye başlar..göz yaşı kanallarında,gözyaşında bekletilen öfke ve nefret,damla damla görüntüye doğru çekildiğinde,su,görüntü ve gözyaşının gurur sisteminin içine doğru çekilerek oluşturduğu sudaki dairesel dalgalanma,kendi gerçek varlığının değerlendirildiği bir ölçü cetvelinde olur..öz nefretin dışa vurumunun şiddeti,sudaki sevgilinizin görüntüsünün,her gözyaşı damlası ile parçalanıp ,tekrar birleşmediği son nokta da son bulur..bakış açının dışına düşen her parçalanmış görüntüden yansıyan enerjinin içindeki nispi boşlukta oluşturduğu öze yönelik nefret hemen hemen en arı şekliyle su yüzüne çıkacak,güncel öze yönelik nefret sevdiğinize yönelik libinal enerjiye dönüşerek bilinçaltınıza doğru çekilecektir..enerjinin bu devinimsel hareketliliği nesneyle ters orantılıdır…

v-50-



Ayrıntılara saplanıp kaldığım, her ayrıntıda birbirini kovalayan metafiziksel uçlar yakaladığım,uçları birbirine eklerken yüksek gerilim hattının altında yıldız çıkaran bağlantılarda, içimde hava fişekler yarattığım bir gecenin,bir sabahını daha yaşıyorum.onca havai fişeğin gökyüzündeki hareketliliği,yıldızların yanına yaklaşıp uzaklaşırken 4 aydır bıraktığım sığarının ucundaki ateşin,beynimdeki devinimine gülüyorum,içtikten sonra hissettiğim vahşeti içine sızdıran bir pişmanlığın ,gözünde iffeti kaybetmiş bir namusun affıyla içime sızdırdığı katran,beni çeliştiriyor, pıhtılaşmış bir yoğunlukla etrafına farklı hezeyanlar çekip beni düşüncelere daldırıyor yine. 2. sigarayı ,3 yaşındaki bir çocuğun sahiplenmeye çalıştığı en değerli şekeri gibi avucuma alıyorum, avucumun içinde çırılçıplak yatan gözlerinde namahrem yaşayan sadece bakılası bir tat yansıtan bir kadın haliyle uzanan, dinlenilesi sözü, gözlenilesi tadı eşsiz olan;lakin içildikten,nefes çekildikten sonra dilden alıp gırtlağa veren, kalp odacıklarının karanlığında beni boğan, nabızların en hassas ritim tutuğu bileklerde patlamalı hezeyanlar yaratan dokunuşlarla, sol atrium ve sol ventrikülde havasızlığından primitif hevesler doğuran,ve dumanlar içinde ruhuyla baş başa kalan bir haldeyim.pişmanım cam kırıklarından daha keskin ama uçları yine de yuvarlak düş üreten bir pişmanlıkla aşka benzer bir pişmanlıkla..çekiyorum dumanı ,dumanında tekrar kaybolup,primitif heveslerle tekrar doğuyorum..önceki gün konuşmuştuk şaraplar hakkında Semra ve senayla ironilerle bezerken hepimizin açık uçlu yaraları ve damarları birleşmek ve aynı duyguya inat toparlanmak için ,aynı duyguyu tekrar yaşamak için aynı duygularda beklide benzer hikayelerin akıcılığı ile toplardamar devinimiyle ten üstünde pıhtılaşma yaratıp kabuk bağlamak için hızlanmışlardı. anılarda kalan yerlerini yeniden terk ederek çıkış noktaları arar gibi bir arada kabuk bağlamışlardı..peki bunu yaratan bu duyguların sahiolari organ işgali yaparken bu denli yüzsüzlerken,bu duyguların organlarda yarattığı tahribatı tedavi etmeye çalışırken ,neden bu denli yüzlü olabiliyor, sana hesap soran bir amirin egosundaki ;insülün salınımı kıvamındaki yükselişinde,bu yükselişin yalancı büyüsüne takılabiliyordu..gece 3 sığaramda şarabı eklerken havai fişek ruhum sessizce yanımda ,mahsumiyetini yitirmiş bir güzelikle oturuyordu…o mahsumiyetin arkasına bakmadan gitmesi kanımdaki alkolüde nikotinide temizliyeceğini bilerek yanımda sessizce kalmasına epey bir musade ettim.4,5,6,7 diyerek ve yudumlarımın linguistik oyunlarla bedenimde tango yapması beni yerimden kaldırmış ,kemana dokundurmuştu şehvetli bir kadının gözlerinden anlaşılabilevek olan isterik bir isteğiyle..camları sonuna kadar açmıştım perdelerin içimde salınan hafif meşref kadını serinletmeye çalışan,sallantıları rüzgarın ve yağmurun penceremden içeriye girmek için çabaları,hayatıma girilmeyecek ölçüde kapattığım kapıları çelik kapıların mümkün olmadığını anlayan bir bir korkağın kahramanca ölmek ister gibi pencereye tırmanmasına benziyordu…ben ise kemenla bir bütün olmuş omuzlarımdaki yaslanışlarımızla yarattığımız o büyülü sesle yeniden lazer kalkanlar oluşturmuştum pencerelerin önüne oysa,yakıcı tahribatı yüksek ,çekicliği mükemmel bir ışıkla benzenen ,içeri girişi imkansız,çıkışı bir o kadar kolay. Ve yağmur damlarına taaa uzaktan görünen denizin tuzu ve kokusu eklenmiş,beni yine yoldan çıkartmaya çalışan,pencereleri bir hızla aralamamı bekleyen bir çaydurıcılık ve iknayı zağlayacak haz prensipleriyle şekillenip nerdeyse içieriye damlayacak cüretkarlıktaydı.iki düşünme tekniğinin erdemsel birleşiminden doğan o anlık hüznüm, müsaade et derken,kırılganlığı pek iyi bilen deli yönüm hey hey heyin içindeydi..ben deliyim ,birde gemi geçiyor,kime sorsam dönüşüm yok,her yanım tuz ve deliyim diyor ve erdemi ham meyvaya çevirip dişler arasında ezerken ,reddetme kararaımı vermenin sindirilmişliğiyle elim telefona gidiyor…bir olumsuzlamayla kendimi varetmenin yeni sıra dışığıyla konuşuyorum,karşıdan içimi paramparça edecek bir yokluğu hiçliği bana yansıtmaya çalışmasada kelimeleriyle ağlayan sese üzülüyorum.. Sahip olduğumuz bir organ arzu duyabiliyorsa, onu kesip attığımız zaman da duymaya devam edecektir.tıpkı solucanın kesilen kısmı kendini varetmek için yeniden kendini tamamlaması gibi içimde kopartığım organların beynimdeki duyumsamalarına inat hayırlarım sol işaretindeki ES ‘lere dönüşü karşıdaki sesin tüm içeriğini sıfır noktasından eksilere dizilişini üzülerek ve bir acımayla içimde onu teselli edecek kelimelere yönlendirmesini lanetli bularak kapatıyorum telafonu…artık sığara içmiyorum yanımdaki mahsumiyetini yitirmiş güzellik çelik kapıdan çıkıyor bana veda etme gereği hisetmeden ve kapıyı kendisi kapatıyor…