Sayfalar

30 Aralık 2013 Pazartesi

sonluluk pathosu

Senin düşündüğünün,ilk varlık aracılığıyla


bana geçtiğini sanıyorsun,bir bilinince

Birden beşin,altının türemesi gibi;

Bu nedenle ne kimliğimi

Ne de bu sevinçli topluluğun içinde

Niçin herkesten daha sevinçli olduğumu soruyorsun.

Haklısın ;bu yaşamdaki küçüklerde,büyükler de sen düşünmeden önce

Düşüncenin yansıdığı aynaya bakarlar;

Sürekli peşinden gittiğim ve beni

Tatlı bir istekle susatan kutsal sevginin

Daha iyi doyrulması için

Güvenli,yürekli,sevinçli sesin

Dileğini iletsin,isteğini iletsin

Çoktan hazır yanıtım benim!
 
 
Dante
 ilahi komedya,27.kanto  ve burada
stratejik özcülükten medet umma yoktur
eşduyum ve şefkat retoriği yoktur
tanıklık etme retoriğinin rezilliğide yoktur
burada elemli fikir yürütmeler yoktur
ötekinin verdiği kararın eziyetli düşünümsel mantığı yoktur
genelleştirilmiş imkansızlık karşısında felç edici farkındalık yoktur
ilişkisizliğin kaderine terkedilmiş özne vardır
münferit ontolojik tecritleri içinde ele alınan x,y,z vardır
matematiksel düşünce vardır
matematik olmadan düşünce yoktur
devrim donmuştur,devrim karanlık bir olaysallıktır
gerçek belirsizlik ve kayıp meselesidir aksiyomdur
analiz ölümlü deneyimin trajik ve korkunç boyutlarında demlenir,titreşmez..

paralaks boşluk

Zaman dışı kümelenmenin,çizgisel zamansal gelişiminin yerini alması .ses ile sesizliğin paylaştığı özellik olan süre ve bu sürede yaşanan yalancı sonsuzluk.






Defibrilatörü yaklaştırarak özgürleştirici coşkuya yönelik ilk travmatik hareketi uyguluyorsun.kasıl ve gevşe emirleri gönderiyorsun kalbe, gözün takılıyor monitöre hüzünün 5 aşamasını yakalıyorsun bir anda bakışına yansıyan görüntüde normal dışı atımların çizgileri kübler-ross ‘un aşamalarını yansıtıyor sanki



İnkâr

Öfke

Pazarlık

Depresyon

Kabul



Mevcut bedensel düzenin arsız sinizmi karşısında, kalbin normal dışı ritminin yarattığı çelişkilerin izini silmeye çalışıyorsun monitörde,ikinci travmatik hareketi uyguluyorsun iki zıt kutup arasında kasıl gevşe emirleri gönderiyorsun.beden kendini yönetemez hale geldiği için artık o alan size ait oluyor.oysa bedenin ölü sayıldığı sürede bilinçleri canlı ve sizi işiten O’ dur ,kendinden sıyrılmış bilincin



İnkâr

Öfke

Pazarlık

Depresyon

Kabul





Süreciyle aynı bedene dönmeyi kabul ettiğini görüyorsunuz..kendiliğinden hali aslında bir yalanı yaşamaya tekabül eder,özgürlük adına ilkel bir isyan,kendisiyle bağlantı kuran hakikatmıdır,hakikatı sınayan hakikatın kendisimidir.. kolektif deneyimin o kadar dışında bir şey var ki,  o şey varlığın devamını sağlamıştır. Ben yalancı sonsuzluk diyeceğim…

Fosforlu iskeletler bıçak sallayan donkişota dönüştüğünde

Anlamın ötesine geçtiğimde karşıma anlamın nötralize edilmesiyle ve için için kaynamasıyla elde edilen bir çekicilikle yüz yüze geldiğimde ; kitlelerin  anlama ve araçların çekiciliğine meydan okuduğunu görüyorum….

Direniş stratejinin adı anlam üretmeyi ve konuşmayı reddetmek olmuş durumdadır. sistem artık aşırı miktarda yenilmemiş anlam ve söz üretilmesini istemektedir. ve görüyorum ki anlam yeni kazanılan bir lanet gibi özgür gözükür, ama kendini yönetme ve kendini gerçekleştirme yönünde özgür değildir. asal bağlar onun özgür olmasını engeller.



Resmin istemeden gülünç,simgesel açıdan apaçık olan başka bir anlam için direnmesi, anlamın ucunu resime bağlıyordu sanki,,

O insanların ışığa doğru yükseldikçe ruhlar gibi daha özgür,daha ayrı belirgin ve soylu yüzleri daha da belirginleşip soylulaştığını görüyordum.kümeleşen bütünde bu aynı yüzlü insanların, kendi gerçeklik duyguları,kendinden daha ayrı duruyor du.. yüz hatları dağılmaya ufalanıp serpilmeye,sonunda parçalanmakta olan iç ve dış benliğinin savaşımının-savaşım kalmışsa eğer-birer korkunç karikatürüne dönüşmeye başlamıştı .o zaman giderek ölümün,kendisinden de daha ölü bir ölümün tek sesine benzeyen çeşitli dağılmaların doğurduğu gerileme yerine,sonsuz bir genişleme,sonsuz bir gelişme oluyordu..fosforlu iskeletler henüz tam kavrayamadığı ama uzaktan uzağa sezinlediği bir biçimde kendi benliklerinin parçalarıyla bağlaydılar özgürlüklerine..bilinçlerinde hazzı ve mutluluğu yasaklayarak,bütün yaşamlarının gizemli bir günahının bedeli için ödenen tazminata dönüşen,haşince ve acımasızca kamçılan bedenlerinin,içsel dünyasal çileciliğinin bir sessizliğimiydi yoksa freud’un süperego dediği şeyin içerdiği kendine yönelik bir düşmanlığın mı sesiydi ?

sırtıma kımıltısız insan kütlesi oturmuş beni oturduğum yere çivilemişti, başımdan aşağıya daha bir çok şey-günün olayları- tepetaklak düşerken tutunmaya çalıştığı ilgisiz çimen kümecikleri ya da hala tepesinde yağan ve düşerken çarptığı küçük taş parçacıkları gibiydi,ve beş dakika içinde kamburlaştığımı hissetmiştim.mutsuzluğum içime kilitlenmişti,beni çevreleyen,tehdit eden,başımdan aşağı dökülmeyi bekleyen her şeyden, kurtulmayı isterken bu sessizlikten doğup gücümü yitirdiğimi düşünürken,gök gürledi..bazen,gök gürlediğinde sizin yerinize düşünen bir başkası vardır.,aklınızdaki balkon möblelerini içeri alır,aklın pencerelerini örtüp kilitler evrenin bu-tehditten çok göklerin dokunulmazlığını bozan-çarpıcı çılgınlığına,ölümlülerin fazla yakından izlemeleri yasak olan bu bir tür yüz karasına karşı;anlamın bir kapısı açık kalır,öncesiz olanın buyur edilip girebilmesi için,hiçbir zaman insanın kendi üstüne düşmeyen yıldırımı korkuyla kabullenmesi için,hep bir öteki sokağa düşen yıldırım için,beklenen felaket saatinde çok ender gelen , felaketler için;anlamın bir kapısı açık kalır,ama sonuna kadar özgür olmaz.

yüzeyin altında makas değiştiren tic douloureux

Yarını hatırlayamıyorsak dünü hatırlayamayız, demek ki, sadece seyrediyoruz



En ıslak mayısların,umuttan bitkin sıcaklığında kurumaya bıraktığım geçmişe ait imgeler de kurtarılmış birer kirli çamaşır ve anımsamak gereksinimine hizmet eden kibirli şaşmaz belleğim,algıdır şüphesiz,koşullandıran ve o ölçüde lekelendiren dikkatimdir..en yüksek enerji ve cüretle anımsama,ve anımsamaya indirgenen salgılarım.

Bayalığımın burunun dibinde,kurnazca,hiç sezdirmeden acıyla ve sabırla birikmiş olan,umulmadık anda fısıltıyla seyrettirilen,her şeyi kapsayan bir iştahın sağlıklı yaygarasında boğulan,kalaydan ve çamurdan yapılmış kabuğumun yalanını açığa çıkartan inci tanesidir,gerçekliği anımsamak bir dalgıç gibi derinlerden sürüntü kazıyan,sondalarımın algılayamadığı uçurumlardan hız alan uyurken çılgınlığın o seyrek dokunulmazlık anlarında,uyanıklığa kaza yapan belleğim apansız topyekun ve lezzetsiz bir parlama,bir diriliş koşulu çünkü bir ölüm aracı..mucize mi uyarıcı ve yatıştırıcı,zehir ve panzehirle dolu bir laboratuar,kaçış ve dönüş arasında rastlantısal kompozisyonda yinelenen motifler ve bu motiflere işlenen alışkanlıklarım…bisküvinin çaya batırılmasıyla ilgili ünlü epizot destanına adanmış bir anıt,unutulmuş tadıyla uyarılan ve cezp edilen bellek,belleğim,bir fincanın anlaşılmaz sıradanlığının sığ kuyusundan çekip çıkartırken özsel değerlerin tüm girintileriyle çıkıntılarıyla yaralan bedenim,alışkanlığın ve sıkıcılığın tanrıçası belleğim, yarını düne sararak yitik gerçekliğini, yitik benliğin gerçekliğine geri alırken;zamanın şeklini sonsuz bir paralel dizisiyle seyrederken,yaşamı bir makas hareketiyle bir başka raya aktaran geçmişin uzak anlarını çaresizce yaşayan bir mucizeye dönüşüyorum..insan ömrü boyunca yalan söyler diyen proust’un iç sıkıntısına yorgunluğum karışıyor.

29 Aralık 2013 Pazar

Jouissance...

Tüm terk edilmiş kadınlar evet tüm terk edildikten sonra aynı boyutta buluşan kadınların hislerini taşımak isterdim..sanılanın aksine ne nevrotik boyuta nede travmatik boyuta geçerler,inanılmaz bir enerjiyle içlerindeki sönmüş tüm umutlar,patlamaya hazır faaliyete geçer,kulakları sağır eden bir gürültüyle patlar konfeti yumuşaklığı ve hafifliğiyle düşerler.tüm terk edilen kadınlar içten içe yanan hazlarını parçalamak ve savurmak için yanıp tutuştuklarını ama bunun için bir engel gerektiğinin farkına vararak ikili ilişkide varış ister.bir engel olmalı ki hazları çoğalabilsin,bir engel olmalı ki tutku can yakıcı olsun ,bir engel olmalı ihtirasları sadece kendi başlarını döndürsün,ve terk eden bir erkek olsun ki intikam hırsı düğmeye bassın..ve terk edilen konumda hazlarını içten içe coşkuyla yaşasın..ve siz erkekler sakın kadınlara böyle bir lütufta bulunmayın,hiçbir kadının sizinle yaşamadığı hazzı,sizin onları terk ettikten sonra yaşamalarına musade etmeyin..umutla bekler terk edilmeyi tüm günahlarını size yükleyerek özgürleşir…terk edilmeyen kadın nevrotiktir ve bir o kadar da patolojiktir, Jouissance’ı kıskaç altına almanın daha iyi bir yolu olamazdı da ondandır ki, tüm suçları yüklenen erkekler yapma cennetlerde kendilerini sunaklarda adarlar…arzunun beni savunma biçimini sevmiyorum..tüm terk edilmiş kadınlardan sadece biri olmak isterdim..

26 Aralık 2013 Perşembe

Binbir gece masalları...



Doğal değerlerin üzerinde oturamadığım yığın bir metallin içinde,akut nitelikli bireyselleşmenin idealizme olan yansısıyla başbaşayım..bireyselliğin yitirilmesi,bireyin kitle içinde erimesi eğilimi insanlığın en yüksek noktasında kronik bir varlaşmadır..arabanın dikiz aynasında kendi görüntümün yansısını izlerken özel arzularımın,kişisel düşüncelerimin bireysel hak denilen bunların tüzel yansımalarında ,arabada çalan rimsky.korsakov scheherazade symphony ile birlikte stilistik bir manevrayla vitesi beşe çekiyorum..en güçlünün en iyi olduğu hayvan statüsüne boyun eğerek gaza basıyorum..insan özgünlüğünü kuran doğa yasalarının biçim değiştirdiği bir hızda boyun eğmem gereken gücün ve enerjinin ayrıcalıklarını önüme koyduğu görünümü ay’ın aydınlattığı yolda ayırt etmek için karşı gerçekle devam ediyorum..bencillikle..yalnız kendi için yaşıyan,ne vakit aç kalsa yiyeceğini arıyan ve yalnız yaşamını korumak için dövüşen hayvanınkinden pek farklı olmayan insan bencilliğimle…insan özgünlüklerinin birisi gerçekte topluluk içinde tümüyle ve sürekli biçimde erimesi,yoksunluk duymadan ben’ini eritmesi idealizmolması gerekirken,modern diktatörlükle,boyun eğmeye karşı bu tepkisel davranışımı günah keçisi görevini yerine getiren dış nesneye arabaya yöneltmiş durumda olduğumu farkettişim,çalan müzikle binbir gece masallarından yansıyan düşlerden farklı değildi..insanı yaratan idealizimdi,doğanın istediği amaçlara yanıt veren ama bencilliğin hiç erimediği insan evrimiydi…o sıra kaza yapıp sakat kalma olasılığım bu çağdaş bilincimle yer değiştirdi..çağdaş bilincin öğeleri bizim ölümlü durumumuza uygun değildi,insan,hiçbir zaman,hiçbir çağda yaşını böyle çok ve sürekli biçimde düşünmemiştir..her fiziksel tatmin toplamının acı toplamından daha az olduğu bir anın gelmesi,sonuçta kendi içinde sayacın döndüğünü duyumsuyor vede sayaç hep aynı yönde dönüyor oluşu herkesin sonunda yapmak zorunda kaldığı,usçu tahminle acı incelemesi kaçınılmaz oluyordu..belkide yaşlılardada sık görünen fiziksel çöktünün yarattığı kısıtlamaları yaşamaktansa ölmeyi yeğlemelerindeki çıkmaz bu noktada deşifre oluyordu,nitekim saygın deluze ve debord’un kesin neden yokken intihar etmeleri yaşamdan bıktıklarından öte sakat bir bedenle yaşamaktan daha korkunç gelmediğindendir..bu düşüncelerin beynimdeki vitesi küçültmesini sağlayacak sarsıntıları hissettirmesiyle hızımı düşürmem özel bir tepkime biçiminde dökülmüştü parmaklarıma..bu beyinsel,törensel oyun,jestlerin titizlikle hesaba geçirilmesi,denetleme, ince eleyip sık dokuyan bir etkinlikti..gerçekte ne nesnenin,nede öznenin ortadan kaldırıldığı denetleme,bilinçdışı iç gerçekliği,dış gerçekliğin yadsımasıdır ve orada yıkma ve yok etme tehditi her zaman askıda kalacağıdır.nesneden gelen ve bu nazik dengeyi bozacak olan hiçbir doğal davranışa yer verilmez.dar sınırlar içinde özneyle nesne arasındaki değişmez uzaklığı güvence altına alan nesnel ilişki iyiyken,özgürlük büyük düşmandır..ve sadist dürtülerin ötekiyle olan ilişkisine benzer ,grafik çizelgesinde yatay ve düşey çizgiler cinselliği ve saldırganlığı temsil ederek her milimetre gözüne alınması gibi süreçte yara bere yol açan kötü davranış,yaktığım sığaradan yayılan koku ve dumanla mücize eseri silinmesi gibi dış gerçekliğin,iç gerçekliğin güven verici yatsımasına baskın çıkıyordu..o sıra cinselliğin ve saldırganlığın evrimini düşündüm..kırmızı ışıklara yaklaşınca vitesi boşa aldığımda,boşalmanın organik süreçteki yerinde durdum..organın doyuramadığı ve organizmanın daha iyi çalışması için yerini değiştirdiği uyaranın nitel ve nicel toplamını,cinsel organda biriktirdiğini ve bunun aracılığıyla boşalltığını,özerk bir eğilimle bu boşalma,gerilim durumundaki organın bu durumu reddetmesinin dışavurumundan başka bir şey değildi..dişi ve erkek ayrımının evrim sürecini önümüzde uzun bir yolculuğun varlığıyla burada bu yazıda aktarmaya çalışırken eril ve dişil organ arasındaki sürtünmeye iten tüm isteklerin organizmadan gelen gerilimlerin cinsel organda kaşıntı biçiminde toplandığını ,bu kaşıntının daha sonra bir çeşit kazıma eylemine geçip,bu edimini outotomi eğiliminden gelen ilkel bir kalıntı olarak düşündüğümüzde,kaşınan organların tırnaklarla söküp çıkarma girişiminin,nasıl ki,vucuttaki kaşıntı bölgelerinin kan uyarılıncaya kadar kazındıktan sonra dokunun kimsi olarak yerinden sökülmesi benzeri kaşıntının durmasıyla ilişiklendirebiliriz..ben yoluma devam ederken ,konuya meraklısı olanlar belki vardır diyerek konuyu detaylandırıp,hem yavaş yavaş yolumu eksilteceğim hemdeilgililere kısa bir evrimi anlatacağım..
evrim tarihi ile karşılaştırmalı hayvan bilimi,şimdiye değin gözüpek görünen bir varsayımı düşünmemizi sağlıyor,ve sağlam kanıtlarda var..yalnız karada yaşayan hayvanlar,embiryonu korumak için bir dölyatağı ile içinde sıvı bir madde geliştirler,bir dölyatağı olmadan embiryonun geliştirdiği türler gerçek anlamda ralarında birlaşamazler.döllenme ve döllenmiş yumurtanın gelişimi ana karnının dışında ve çoğu zaman suyun içinde serbestçe olur,söylediğimize uygun iç döllenmeye tek tük balıklarda rastlanılıyor ve evrim sürüyor…sürekli bir birleşme oranı iki yaşamlılarla birlikte başlıyor,memelilere özgü dikilmeye sadece sürüngenler varıyor.. en basit çiftleşme organına sahip iki yaşamlı erkeğin,ayrıca birde tutma organı geliştirmesinin amacı bana göre yüksek omurgalı erkeklerde,büyülemeye ve elde etmeye özgü araçları artan bir çeşitlilikle geliştirip,bununla dişinin karşı koymalarını aşmaları..yüksek hayvanlarda erkeğin içe giren organının her zaman daha iyi geliştiğini düşünecek olursak ,bu varsayımlara gidebiliriz heralde kuraklık felaketinden sonra, hayvan ilk kez yitirdiği su yaşamını yerine koyacak bir yer aramak zorunda kalınca,başka bir hayvanın vücudunun içine girme, diğer bir deyişle onunla birleşme eğilimi ortaya çıkmıştır..ilkel olarak bu herkesin herkese savaşımıydı bununla birlikte daha güçlü olan erkek sonunda karşıtının boşaltım deliğine girmeyi başardı..dahası birleşmeye yarasın diye bir kanal açtı sonra dişi kendi vücuduyla bu duruma uydu..
iki yaşamlıların evriminde, dış cinsel organların gelişimi suların çekilmesiyle eş zamanlı olarak birden bire başlıyor.iki yaşamlılarda cinsel birleşmeye uygun gerçek manada bir organ görünmezken, böyle bir bir birleşme yalnız sürüngenlerde gözüküyor bununla birlikte kurbağalarda delik(cloaca)aracılığıyla bir çeşit birleşme var.işte ilk kez ikincil nitelikte bir cinsel çıkıntı erkek kurbağanın organında görünüyor.dişinin kendisine tutunmasını sağlıyor.kanaldan yoksun ilk penis uzantısı kertenkelede,dikilmenin ilk izleride timsahta gözüküyor….erkek semenderinde sidiğin dışarıya atılmasıyla,cinsel boşaltım arasında bir iç bağlantının varlığı,artık ortaya çıkartıldı.,bu ilişki ilkel omurgalı olan kanguruda ilk kez en yüksek düzeye ulaşıyor,bu hayvanda boşaltım ağzı göden ,sidik yolu ile ayrılır,sperma ile sidiğin ortak boşaltım kanalı olan bu organ,insanda olduğu gibi dikilebilen bir penis uzantısı oluşturuyor…bu evrimsel dizi;erotik gerçeklik duygusunun bireysel evrim evreleriyle belli bir benzerlik gösterir.dişinin vücudunun çeşitli kısımlarında genital yollarla girmek için,erkeğin yaptığı beceriksiz girişimler,bize şunu anımsatıyor ki;çocuk da erotik güdüsel örgütlenmenin yardımıyla ana karnına dönüş olasılıklarını ele geçirmeye çalışır..doğum olayını kısmen veya simgesel olarak tekrar yaşamak için….işte amfibiyanlarda sürüngenleri bir penis olmaya iten neydi…iç güdülenme olmadan EVRİM olmaz canlıda bir dış düzensizlik uyumuna denk düşmeyen değişiklik yoktur….büyük olasılıkla bu güdülenme,yitirilmiş yaşam biçimini yeniden kurmayı amaçlayan çabaya karşılıktır..simgenin yer değiştirme çabasında kadının rahmi,deniz özlemi yaşamı içindir..kuraklık felaketi sırasında elverişli koşulların rastlantı olduğu ve yer yaşamına uyum boyunca iç_dışasalaksal yaşamın geri dönüş deneyimleri başarılı geçtiği içinde tüm hayvanlar ölmediler..sonunda yüksek omurgalılar iç döllenmeyi örgütlemeyi ana karnının içinde gelişmeyi ve böylece asalak bir varoluş biçimiyle,denize dönüş arzusunu bir araya getirdiler….şimdi örnekleyelim anne karnındaki dölüt ile,su ortamında kendine oksijen ve besin sağlayan hayvan arasında bir başka benzerlik ortaya çıkartılabilir,dölütün tüyle kaplı dış zarı ananın kan gölü dölüt yatağında serbestçe yüzer ve geçişme yoluyla havayı sağlar. işte bu tüylü zarlarda(ve hiç bir zaman görev yapmayan embiryonel solungaçlarda değil)suda yaşayan hayvanların solungaç organlarının dengini ortaya çıkartıyor.bu tüylü zarlar,karada yaşayan hayvanlarda olduğu gibi oksijeni havadan değil sıvıdan ve geçişme yoluyla edinirler.demek ki embiryonel dölyatağı,embiryona oksijen sağlayan ve solungaç solumuna öykülenen asalak nitelikte bir solunum organı oluşturur ve bu,organları ana karnının dışında karadaki bağımsız yaşama uyarıncaya değin sürer.
bu konunun bu kadar sıkıcı olabileceğinizi düşündüğünüzü bir an düşündüm..erotik anlatımını yeğleyeceğinizi,hatta ve hatta mekanı gözünüzün önüne serecek binbir gece masalları sahnelerini dinlemeyi isteyeceğinizi düşündüm..kim kiminle nerede, bilinçiçi fantezilerinizden boşalan alfabetik sıralı bay ve bayanları düşündüğünüzü düşündüm..prostatlarındaki gülücükleri attırken,ölmeyi yeğleyenlerin ne düşündüğünü düşündüm..aşık olanları olmayanları,zorlanımlı kişilik yapılarındaki iç psişik enerjilerinin tüm tenine yatırım yapanları düşündüm..sonrada vazgeçtim..ne düşünürseniz düşünün kaşıntı ve üreme duygularının beyninizin içinde yarattığı binbirgece masallarında beden ve ruh autotomisinde ne okunan kitapların nede onu yazan şair ve yazarların aynı neden üstünde dikelmesinden öteye geçmeyecektir..arabayı park edip ,eve doğru ilerlerken,pars pro toto ile ağustos ayının ilk gülücüğü düştü dudaklarıma..sonraki günlerde gülücüğün parçaları…….başlığa kötü yazımımla binbir gece masalları yazıcağım..işin içine bilgi karışınca okuyanı az oluyor tirajı yükseltmek için iki yüzlü davranacağım..

24 Aralık 2013 Salı

kadın....




Sevginin kahini diye bilinir kadın..oysa kadının,sevgi yeteneğinin sanıldığından da daha sınırlı nitelik taşıdığını söylemek gerekecek..sevgi yeteneğindeki sınıra rağmen kadının,gizemselliğe kaçarak,güzelliğini ve işvebazlığına sığınarak,kendini yanına yaklaşılmazlığın mağrur halesiyle kuşatarak,gerek karakter,gerekse  vücut yapılarıyla ilgili pek çok iyi ve kötü önlemlere başvurarak erkeği cezp etmenin ve kendisine bağlamanın,geçmişte olduğu gibi günümüzde de  üstesinden geldiği görülür..cezbetme ve kendine bağlamaya yönelik çaba kadında aşırı bir belirginle öne çıkar..gerçek teslimiyet yeteneğindeki eksikliği saklayıp gizleme amacını  güder.çünkü yaşamda böyle bir davranış cezalandırılır..oysa gerçek sevgi cezp edip kendine bağlamaz….sevileni özgür kılar..sevginin gerçek nitelik taşıyabilmesi için,cezp etme açık ve gizli kıskançlık,depresif mazoşist tutum,üstünlük taslama gibi zincir ve kelepçelerden vazgeçmesi demektir..erkek tüm karakteri bakımından zincire vurulmaktan çok özgür yaşamaya eğilim gösterir..sanki kadın rezaleti fazilet yapmanın yolunu keşfetmiş bir canlıdır..erkekten korkmak,kadını erkek karşısında üstünlük taslamaya götürmüş,erkek tarafından tanınıp bilinme korkusu,onu erkeği kendisine cezbeden gizemsel biri yapmıştır…varoluştan,yalnızlıktan pasiflikten ve güçsüzlükten korku nedeniyle güçlü erkeği koruyucu ve doyurucu bir tutumla cezp edip kendine benzetmiştir..çaresizlikten doğmuş böylesi_erdemli_ özelliklere bel bağlayan kadın,kuşkusuz sevgi yeteneğinden yoksundur,dolayısıyla erkeği ele geçirmek yada erkeği kendine benzetmiş bulunuyorsa onu elden çıkarmamak için,söz konusu erdemleri ister istemez güçlendirmek zorundadır..böyle bir tutumla,giderek kendisinin doğasına yabancılaşır..neden ama diyecekler kadınlar,neden ama bu özelliklerle biz erkeklerden daha yeteneksiz sayılalım..neden zincire vurulmaların,sevginin istenilen nitelikleri taşımamasının suçlusu biz sayılalım..o halde bu konuya derinleşerek  çünkü diyelim..büyük yineleme yasası,evet beden-ruh birliği ilkesi kendini  bayraklaştırmıştır..söz konusu ilkeye göre,nerede yaşayan bir insan bedeni varsa,o bedende yaşayan bir ruhun olması gerekir..o da hücre gibi ikiye bölünür..nasıl ki üreme hücresi çoğalıp bir yığın oluşturuyorsa,oda gelişerek karmaşık yapıya dönüşüyor..bölünme sonucunda kadının üreme hücresindeki ruh,gelecekte kendisini bekleyen yaşam ortamına daha büyük bir uyum yeteneğine kavuşuyor..ama organik olaya koşut olarak bu ruhta tutucu niteliktedir..ve hücrenin küresel biçimi gibi başlangıçtaki karakterini korur.yumurta hücresinin kendisi gibi,durağanlık,yerleşiklik,pasiflik gibi özellikleri gösterir,yani kadınsal ilk ruh olarak,kadının bilinen temel karakter özelliklerini barındırır bünyesinde,işte bu noktada da ,kadının üreme hücresi  erkeğinkinden ayrılır..çünkü erkeğin üreme hücresi,beden-ruh bütünlüğü dolayısıyla değişim ve gezinim,hatta göç ve saldırı gibi özellikleri içerir..yani devinim ve aktiflik,ilgili yapının temel öğeleridir..dolayısıyla erkeğin üreme hücresinde erkek karakterinin ana çizgilerini görürüz..bunlarda gerek iç gerek ise dış kabukları üzerinden sıyırıp atarak dışarıya yönelme çabası ve bunun içinde zorunlu değişim sürecinden geçme eğilimi,gezinim,aktiflik,savaşım ve nihayet özgürlüğe ulaşma dürtüsüdür..ilk üreme hücrelerin ruh yapısı,biyolojik olaylarda tekrar yasası genel geçerliliğini taşır,başlangıçta nasılsa,büyüme davranış ve ölüm olayları da öyledir..kız çocuklarının,tutuculuk diretkenlik durağanlık ve pasiflik özellikleriyle gözlerini dünyaya açarlar..ve kızların gelişerek kadına dönüşmesi bu yüzden daha yavaş gelişir..değişim yetenekleri ,ilerde erkeğe dönüşen oğlanlarınkinden daha güçsüzdür,ama buna karşılık daha çetin karmaşık nitelik gösterir..,kadını erkeğe göre önemli derecede daha sorunlu,gelişmemiş ve karmaşık bir cinsel eş durumuna getiren yeterince neden bulunmaktadır..çocukluk yaşamında ilk iki ile dört yıl arasındaki sürenin belirgin özelliği,anneye açık seçik  bağımlılıktır..oğlan ve kız çocukları için ilk obje bağımlılığıdır bu..ve ilerde bütün obje ilişkilerinde model rolünü oynar..ve kızlarında daha sonraki erkeklerle ilişkilerinde de aynı işlevi görür..bu yüzden kadın düpedüz bir bilinçdışı bir davranışla,erkekte annesini arar..dolayısıyla cinsel ilişkide temel bir düş kırıklığı yaşar..ve psikolojinin en temel alanı en kusursuz psikoterapiyle bile giderilemez..erkeklerle ilgili olarak kadınların başlıca yakınmalarına kulak verirsek,ilk planda erkeklerin hiç de sevecen olmadıkları suçlamasıyla karşılaşırız..tüm sevecenliklerin modelini küçük kız annesinde yaşar..söz konusu modeli bir özdeşleşme sonucu,annesinden kendi benliğine akıtır..ve bundan böyle temel gereksinimi anne sevecenliğini oluşturur..böyle bir sevecenlik,pek saldırgan denmeyecek,daha çok edilgin karakterdeki uyum sağlamaya yönelik yaradılışına uygun düşer..sevecenlik görmek ve göstermek,kızların varlığının hayli derinlerine kök salan özelliklerdir..bu gereksinimi karşılayamayan erkekler,kızlar tarafından yadırganır….oysa temel gereksinimine doyum sağlamak bakımından erkeğin işi daha kolaydır..çünkü cinsel eşinde ilk sevi objesi olan annesi gibi yine bir kadın bulur..,yani cinsel obje  olarak seçtiği kadında baştan beri bildiği ve tanıdığı biriyle karşılaşır..,nede olsa annesinin üzerinde hak iddia etmekten ergenlik dönemine kadar el çekmemiş,ilgili dönemde annesi üzerinde hak isteği daha bir güçlülük kazanmış,nihayet pek çok bakımdan annesinin modeli sayılacak bir kadında karar kılmıştır..,oysa kız çocuğu için baştan beri erkek o büyük meçhuldür..zaten doğuştan var olan edilgenlik ve çekingenliğe sonradan ürkeklik ve korku ve yine korku gibi özelliklerin katıldığı görülür….kadınlar erkeğin karekterini  tüm derinliliğiyle  bir türlü kavrayamaz,erkek onlara yabancıdır..,erkeği anlamadığı içinde kendini anlaşılmamış hisseder..tıpkı uyuyan prenses gibi düş kırıklığına uğrar,kaçıp bir regresyon kapsülünün içine sığınırlar..eskiden alışık oldukları kendileri gibi aynı cinsiyetten bir kurtarıcıya başvurarak teselli arar,anlayış görmeye çalışırlar..annedir bazen bu kurtarıcı,haladır ,teyzedir kız kardeştir,,bir kız arkadaştır..  ve erkeklere karşı ise sevgilerini giderek daha çok saklayıp gizleme yoluna sapar,yalancıktan sevgi gösterisinde bulunurlar.ve düş kırıklığına uğramış kadınların, gösterdiği tepkimeler uçlarda ya, yalancı orgazm yada aşırı derecede cinselliğe düşkün,cinsel anlamda doymak bilmeyen,gerçek anlamda bir orgazmı bilmediği ,tanımadığı için ,gerek maddi gerekse  manevi ve cinsel olarak erkeği vampir gibi emip durur..ve bu kadınların ağzından asla teşekkür sözü çıkmaz.. çünkü asla doyum sağladığı olmaz.. diğer aşırı uçta  ise; tüm kapıları dış dünyaya kapatma eğilimleri ile dünyadan elini ayağını çeken,depresyonlarıyla  çevresine rahatlık vermeyen veya saldırganlıklarıyla çevresindekileri rahatsız eden kadın tipleridir..cinsel tutkuları ve sevgi yeteneksizlikleri giderek mutlak bir frijiteye dönüşür.bu da bir vaginizm(vagina krampı) yada tam bir cinsel perhizde(abstitenes) veya tamamen kaçışla doruğa oluşan tipler.., bu iki aşırı uç arasında düş kırıklıklarına uğramış kadınların çok,hemde pek çok karma biçimlerde yer alır.mesela cinsel birleşmeyi evliliğin kendilerine yüklediği bir görev gibi bakıp uygulayan kadınların sayıları korkunç denecek kadar büyüktür..bu bilgilere freudun cinsellik  kuramı üzerine üç inceleme,werner kemper’in frijid kadınların karekter özelliklerine yönelik bilgilerden yararlanılmıştır..ünlü psikoterapi uzmanı İsviçreli gustav graber; erkekle yarışan,şan ve şeref düşkünü,sürekli çalkantı içinde ruh huzuruna kavuşmamış kadınlar örneğine ise;hiçbir vakit bağlanmamanın ve ruhsal bir gevşemenin üstesinden gelememiş,erkeğe çocuk gibi davranan,onlarda kusur bulan,küçültüp aşağılayan bu kadınları çocuklarına gümbür gümbür sevgi seline boğan anneler,yinehiç bir vakit çocukluktan çıkmamış bakışlarında saf mahsun bir ifade,tam bağımlılıkla eli boş kalan kadınlar diye tanımlar..girişim gücünden yoksun,erkeğini bekleyen kadın,sarı soluk benziyle kabuğuna çekilmiş ömür tüketen kadın,ağırbaşlı sessiz,çevresini yine sıkıntıya sokan kadın sanki bir özsuçlamanın simgesi kadın…sürekli boyun eğmelere hazır,acılardan kıvanç duyan ıstıraplara eğilimli kadınromantizimle örülmüş dünyada aşırı yardımseverlilikle çokluk mistik-metafizik denecek bir alacakaranlıkta sürekli yaşayıp giden,ama günlük hayatta kendisinden bir şey istendiği zaman fiyasko veren kadın..yalnız giyim ziynet eşyaları değil,tesadüfen karşılaşacağı daha başka binlerce nesneyi ele geçirmeden duramayan ve bunun gibi yoluna çıkacak bütün insanlara sahip rahat edemeyen,ilikleri emim kurutan,ama yinede doymak bilmeyen kadınlar..ve bu iki uç arasına sıkışmış sağlıklı yaşayan kadınlar…peki bu anlatılan,tanımlanan şekilden şekle giren kadının erkekle özdeşleşme ve ruhunun en çok bilinçdışı bölgelerinde genellikle içyüzü yeterince kavranmamış ,organik nedenlereden kaynaklanmıyorsa ki,bu da seyrek karşılaşılan bir durumdur,kadınlığa anneliğe karşı bir kendini savunma biçimi olarak tepkisel yoldan çıkmaz mı..kadına ve anneliğe karşı kendini savunu ilksel bir olay olup kökü derinlerde,değişik ürünlerin etkenleri ne olacaktı..kadınlık ve anneliğe karşı her kadının bilinçdışı derinliklerinde yatan eğilim değildir,aynı eğilimi kadınları korkatacak sıklıkla bilinçli olarak yaşadığı görülür..yeterki açıkyüreklilikle içindekileri dışavurabilse..hemen her vakit erkeğin yazgısının kendisininkine göre ne denli rahat ve imrenilmeye değer olduğunu söylerken,cinsiyetin omuzlarına yüklediği rolü benimsemeye,kendini nasılsa öyle kabul etmeye karşı neden bu kadar sık ve bu kadar bir güçle savunmaya çalışır kadınlar…nedenleri otto rank ve yine graber  senteziyle ortaya konduğunda …..

İlk neden ;bilinçdışında varlığını sürdüren doğum travması ,doğumla annenin kaybedilmesi olayı,tüm hayatın ancak ölümle kıyaslanabilecek kadar güçlü ve korkunç yaşantısı,ve suçlu annedir..anneye ve anneyle birlikte tüm kadınlara karşı henüz oluşum evresindeki bilinçsiz ben tarafından bilinçdışı bir yadsımayla karşı çıkılır,ben oluşumu ve ben yadsıması burada,yani çıkış noktasında birbiriyle özdeştir henüz.doğum anne tarafından ilk kapı dışarı ediliştir,beri yandan tüm yaşamın en acılı olayıdır..

uyuyan...lara




Yangın merdiveninin dolambaçlı yalnızlığında,üzerimdeki beyaz pantolonun tüm ihtişamına rağmen en üst basamağının o ucuz boşluğundan diğer  basamakların giderek yerçekiminde ağırlaşarak dökülüşünü izlerken beyaz bir pantolonun içinden varlaşmaya çalışan bacaklarımı uzatıp oturuyorum,bacaklarım ağırlaşıyor .Topuklu ayakkabımın ucu açık kısmında,yangın merdiveni gibi bir imgeden diğerine enerji yatırımının yer değiştirmesi gibi bir çıkışın belirleyici organik yarı işlevselliğiyle parmak uçlarımın çıkmışlığını izliyorum ,kımıldatmaya çalışıyorum hatta..bacaklarım uç nesnelerine sahip çıkarcasına tekrar tepki veriyor ,parmak uçlarıma enerjimi ve bakışlarımdaki tüm  güdüsel arzularımı döküyorum..eğilip gülerek üzerine ojeyle yapılmış nazar boncuklu ayak tırnaklarıma dokunuyorum yarı açık bırakılmış,yarı özgür yinede ayakkabının ucunda kurtuluşu olmayacak gibi yerleşmiş tırnaklarıma..geriye itilmiş olgular bir iz taşırken,benim ileriye uç salmış tırnaklarımın izlerine kahkahayla gülüyorum..beni her yerde arıyorlardır yine…bende yine kurtulmak istercesine tırnaklarım gibi yarı özgür alanıma gelip aranmaların kişilerde yarattığı gerginliğin biyolojik sürecini yaşamalarına bir kez daha olanak sağlar gibi, terk edilen dengenin yeniden kurulması için amaç edinen arzunun yeniden buluşması için arayanları ,bilinçli bir şekilde arzularında sıfır noktası yaratmak benim en keyifli bekletişim oluyor,yangın merdivenin sıfırdan başlayıp giderek hiçliğe dönüşen basamaklarında..sığara yakıyorum ve freud’un tüm yaşamın amacı ölümdür,çünkü cansız canlıdan önce vardı, kelimelerini  çok katlı beton yığınının yangın merdiveninde düşünüyorum..tüm yaşamın amacının, ölüm olmadığını  burası,  tüm yaşamın amacı beklide ölüm değildir dedirtecek gibi toprağa basamaklarlarla silikleşerek sürüklerken yerçekimine yakınlığın yarı kesik nefesini solutuyor,  toprağın varlığında tekrar nefes almaları ve varlaşmayı hatırlatırcasına.. cansızdan önce inebilecek bir canlının varlığını yine yerçekimine ve toprağın kokusuna karıştıracak bir dolambaçla aşağıya basamaklarıyla salıyor.yine toprakla her inişin can çekişme olduğunu simgeliyor..ayağa kalkıyorum görmediğim basamaklara eğiliyorum sigaram ağzımdan düşüyor , ayak parmak uçlarımın uç kısmında inanılmaz bir acı hissedip bağırıyorum .ayyyyyy..uç kısımlarım benim canımı yakan bir nedene hep bulaşmasına alışkın olmama rağmen yine burnumu atmosfere dikip,acılarımı görmemeye çalışıp yerçekiminin inadına kaldırıp,ahlak kavramının soyuta vurulmuş kalıplarından burnumu çıkartıyorum..ahlak sorgucuları kadar yakıcı olan sigaramın sönmeyen kısmını parmak uçlarımla eziyorum.son çıkan dumanlar benden son çıkan acıları simgeliyor .her şey bir can çekişme sanki ölümü doğum imgesine yönlendirmek istercesine ateşlenen son kısımlarının can çekişmesini hafifletiyorum eğilip tekrar üflüyorum tekrar nefes alıverişlerini izliyorum ama sonlu olduğunu hala bilmiyorcasına tekrar dönüşü yeni bir doğumu beklemenin acılı hezeyanına dönüyor,tekrar sorgulayacağını bilerek yeniden alevlenmenin gücünü hissetmesi kısa süreli can çekişmelerinin acılı yanlarını uyuşturup hissizleştiriyor…o sıra yoldan iki uyuyan prenses geçiyor,yürüyüşlerine takılıyorum..düş kırıkları karakter niteliğine dönüşmüş bir  dökünülümle etrafına bakıyorlar,o denli cansız dökülmüş , sosyal uyum konusunda isteksiz ama bakışlarının bir yerinde hala bir prensi arıyorcasına bir ifade ekli…rahibelerdeki gibi silik bir ses uykulu halleri biranda enerjimi yok ediyor,tekrar oturuyorum..sonra inanılmaz benzerliklerle iki uyuyan prenses tekrar geçiyor,sonra tekrar.. İyelik eklerinden örümcek ağı örer gibi,bir çabayla boş midesini ovuşturan biri daha,bir sığara daha yakıp şimdi beni her yerde arıyorlardırın çelişkisel bir sinsiliğiyle aranan olmanın hazzında boğularak tekrar yüksek uçan bir kahkaha atıyorum.sesimin yankısıyla Avusturya,Güney Amerike ve Afrikanın ilkel kabilelerindeki yaşlı dişilerin ,bekaret bozma ayinlerine düşüyorum.ilk adet görmelerinden kısa süre sonra bir cisim yada parmaklarıyla kızlar üzerinde deflorasyon işlemini gerçekleştirip,bekaretlerini bozuyorlar,bu arkaik töre ,uyuyan prensesleri yangın merdivenlerinin altından sürüklüyor,dişilerin dış dünyayla her türlü ilişkisini soyutlayarak uyku kılığında hem düşlerine düşüyor,hemde düşlerinden süzülen bakışlarınatravmatik yönden bekareti açılmış dişiler geçiyor,her geçişte ergenlik olayının tamamlanmamışlığını yansıtıyorbir çiçek gibi açarak kadına dönüşemediler mi………,   sararıp solar yaşamları sonra masallardaki anlamlarla kendilerinin bir gün bir prensin kurtarıcı öpücüğünün imdada yetişmesini beklerler,mucizevi iyileşmenin bu olduğunu düşünerek erkeğin’’bebeğim’’ nezaketsizliğiyle mucizevi iyileştirici kelimelerini beklerler..beklentileri her erkete aynı olur,her erkekte beklenti aynılaşarak çoğalır,bebeğim bebeğim bebeğim uyumalıyımmm..heyyyy seni arıyoruz diyor arkamda silik sesli rahibe bakışlı arkadaşım,seni toplantıya bekliyoruz,ya inanmıyorum,gittiğin yeri bir kere söylesen olmaz mı diyor homurdanarak,gülüyorum dönmeden oturduğum yerden olmaz bebeğim olmaz diyorum ,homurtu sesi silikleşiyor..önümden geçen uyuyan prensesler arkamda homurdanarak kayboluyorprenslerin ağzından uyuma bebeğim kelimelerine karışıyor, kendi içinde yalama yapmış vidalar gibi dönmeye devam ederkenken,deneysel edinimlerin,edininimsel paradoksunda statik olmayan dinamik süreçleri yaşıyoruz


20 Aralık 2013 Cuma

tuz ve kurt



Bulamıyorum,bulamıyorum……..,yeni yarı özgür alanlar yaratmalıyım..keman çalarken yarattığım ansızlığın içinde benzinle alevlenen fitilin, boyutunda olsa yeter,keman çalıyorum kısık bir ateş aydınlatıyor,karanlığa vurulmuş özgür alanımı ve bir anda yer arayışına zorlayan dün kü deşifre olmuş yarı özgür alanımı karanlığa gömüyor..kızıyorum,öfkeyle kemanıma dokunuyorum, oda bana kızıyor.. bende uyuyan prenseslere…benim özgür alanıma göz dikip karanlığıma acısız uzanmak için sık aralar orayı mekan belleyecekti Reinhold Conrad Muschler’in ,the unknown kitabındaki taşralı kızın hayallerini taşıyacaktı..benim yarı özgür merdiven boşluklarımda ,uyuyan güzellerin inconnue düşleri seine nehirine akacaktı..bulmalıyım bulmalıyım ve bir anda çılgına döndüm pencereyi açıp denizin taşıdığı tuza doğru bir çığlıkta buldummm ağzımı, ağzımın içine tuz oldu,hiçbir tat tuzun dilimde yarattığı uroborik dokunuşu hissettirememesi tuza olan özlemimi pik seviyeye çekip,hep bir bahaneyle tuza yaklaşmak için çığlık atmaya zorluyor du..her zamanki yelkovanın ve akrebin birbirine dokunurken yaşadığı dikelmeyle gözlerimi açıyorum,saat 5..pencereyi açıp bir çığlık atıyorum hımmmmm tuz,rüyamdan yansıyan Herzog’un Ölüm Cinleri yapıtındaki dişiler, Bayan Werlte’deki yılanlar,çiyanlar tarafından didik didik edilen leşler ,dilimdeki tuzun büyüsünde parvati erdemiyle soyunarak yok oldu,bu saatlerde bir devinim benim için koşmak, soyunarak geride bıraktıklarım öylece yatağın üzerinde derin bir uykuya dalarken beyaz eşofmanlarım üzerimde uyanarak soluyor..alaca karanlık,inanılmaz bir hanımeli kokusu,kuş seslerinin kalp atımlarıyla hızlanan kalp atımlarım ötüyor.tüm vücudumdaki dünden kalan kimyasallarım yeniden atılıyor benim olmaktan çıkıp koşarken yaydığım enerjiye karışıyor,her soluk alışımda ağzıma tuz oluyor her soluk verişimde tüm gözeneklerimden tuz düşüyor..vücut ısımın hoyratlığı nefesimi kesiyor eve geldiğimde,duşumu alırken çığlık çığlığa tuza bulanışımın tadını çıkartıp işe gitmek için hazırlanıyorum ,yüzümdeki hınzır bakışı yakalıyorum aynada,yeni yerimin hazzal dalgalanmalarını kaşlarımın şeklinde oynamalar yapıyor,bir ressamın son rötuşları gibi..


Üzerimde limon rengini çalmış tek parçalı elbiseyle ve ayaklarımda topuktan açık yüksek ölçeli ayakkabılarla tırmanmaya çalıştığım yeni keşfettiğim alana yaklaşmanın, nefesimin ve kalbimin üzerine bıraktığı ağırlığı yok sayarak çok katlı işyerimin en üst katının çatıya açılan ahşap ve dik kapısını açıyorum, tavan arası bulanıklığı ve boğukluğu bir anda hevesimi yere düşürüyor,tüüüüü diyorum öfkeyle ,etrafıma hınzır bakışlarımın kaybolup sıfıra vurduğu bir hiçliği taşırken, cılız ışık gelen pencereye yaklaşıyorum pervazını itince küçücük bir teras görüyorum,inanılmaz bir uçkunlukla gökyüzüne yaklaşır hissederken adrenalinimin ve endorfinimin yavaş ve melodik salınımını dinliyorum,kocaman gözlerim dar alanı dolduruyor taşmak istercesine daha da büyüyor ,pencereden terasa geçerken ayakkabımın arkadan açık topuk kısmına çivi batıyor.bağırmak bir yana gülüyorum halime dün sigara parmak ucu birlikteliğim canımı acıtırken,bugün çivi ile topuğumun birlikteliği beni gıdıklıyordu,gülme kirizine girmiş hem kahkaha atıp hem de isterik kısa gülmelerim ravelin bolerosuna benziyordu,topuktan gelen sıcak ve kırmızı kana alıdırış etmiyorum,bolero,bakire topuklarım kanıyor,bolero diyerek gülüyorum… bir anda gözlerimin içinde milyonlarca ışığın dolduğu bir aydınlık vuruyor,çatı katlarının turuncuya vurmuş kiremitleri yansıyor,ışıkta hepsi kırmızı başlıklı kıza dönüyor,başkalarına benzemeyen kendine özgü kız!nazlı şirin herkesin sevgisini kazanmış albenili küçük kız..uç noktaya gelip eğilip aşağıya bakıyorum.derinlikler içine çekilirken bedenimin geri reflekslerini dikkatle dinliyorum,inatçıyım biliyorum,reflekslerimde biliyor,ben eğiliyorum o ,az geri çekebiliyor,ben eğiliyorum o karşı koyamıyor..yanımda pipomu getirmiş olmam hazzımı bu yüksek noktada dengeliyor,tütününü doldururken gözlerim bir anda güvercin yuvalarına takılıyor oy oy oy ,her yerde güvercinler geziniyor kırmızı başlıklı kızlar konuşuyor güvercinlerle..tütünü yakıyorum eğilip tekrar baktığım sıfır noktasında iki kırmızı kızın arkasından yaşlı ve ağzından salya akıtan bir kurt…. ,kurt nerden çıktı ya…,bir adam takılmış gözlerini kısmış bir avcı gibi siperlenmiş bedeninde kasılarak ilerliyor..gerçi masalda kötü kalpli kurt üvey anne simgeside olsa,kendime misognie tanısı koydurmamak için;zentriumdan topladığım ürünleri periferde serperek ambivalens bir kuvveti yeniliyorum.. karşılaşacakları tüm sınavları başarmak istiyorcasına, kırmızı başlıklı kızlar şirin ve neşeli ilerlerken sağlam adımlar atıyor dert umutsuzluk düş kırıklığı mutsuzluğa karşı onca filozof,ermiş ,ozan ve psikologların karşıt bir görüşüyle derinliğe ilerliyorlardı.evet acıya hayır derken ,anne karnındaki tüm gereksinimlerden uzak yaşamı sürekli diriltmeye çalışır yeniden bir doğuşla esenliğe ulaşmaya çalışan parlak gözlerininin derinliklerin de korkudan uzak ilerlemeye devam ediyorlardı..işte bu yüzden çöl vaazlarının acı çekmenin yazgımız olduğunu söylemelerine çıldırıyor derin nefes çektiğim pipomdaki tütünün dumanını içimde tutuyorum,ama acı çekmiyordum..gerçek ve en öz ruhumuz hep etkinlik içinde olacağını biliyorum,tırmanacak,kanayacak acıyacaktır.ama gerçek mutluluğa iç huzura kavuşmak istiyorsak sözünü ettiğimiz gerçek ve asıl ruhumuzu uykusundan uyandırmamız gerekecektir..gerçek ruhuma apaçık bir aydınlıkla tütünün griye çalan rengi bulaşıp dudaklarımın arasından tekrar yeniden bir oluşumla canlanırken,Thomas a Kempis sözleri beynimde çalkanmaya başlıyor’’acı senin için bir yük oluşturduğu ve sen ondan kaçmaya çalıştığın süre,sıkıntıdan baş alamayacak,elinden yakayı kurtarmak istediğin acı nereye gitsen peşinden gelecektir’’..bir daha çekiyorum ,bir daha daha …çevreye bakınıyorum yerde bekareti bozulmuş topuğumun bıraktığı ize takılıyorum,oysa kırmızı başlıklı kızı yutan kurt acı çektirmeden kanatmadan yutmuştu..bir derinlikte uyumadan kendi sorgusunu yapsın diye ,kendi kendini sorgulayanların zaten derinlerde kanaması olmazmıy dı…..,bütün masallardaki gibi baba kurtarıcı rolünü oynar kırmızı başlıklı kızı da kurtarırdı,tam o sırada 50_55 yaşlarında bir başka adam,kızları takip edip taciz eden kurt’a..,pardon adama kızıyor..’’ayıp ayıp çocukları rahat bırak’’diyen toklu bir ses tonunu taaaa yukarılardan sıfır noktasından işitiyorum..yukardan el sallıyorum babaya.beni görmüyor,seviyorum babayı, sıfır noktasından eğilip daha da yakınlaşıyorum..ama dokunamıyorum..kırmızı başlıklı kızların kurtarıcı babaya gereksinimi yoktu,yürümeye devam edip silikleşerek gözden kayboldular,içsel değişimlerle yeni şapkalar takarlar acıyı bilir hayattan tutunmayı bırakmazlar..kiremitlerin kırmızı rengi, renk değiştiyorlar güneş ışığında, tıpkı kırmızı başlıklı kızların hayata her merhaba deyişinde şapka rengini değiştirmeleri gibi..anne güvercin uçuyor yarı pike yapıyor gözleri yavrusunda uzakta olsa bakışını esirgemiyor..ne keyifliii bir gün acı var topuğumda ama mutsuzluk nesne tanımıyor bu gün bende..parmak uçlarımın gerisinde kalan topuğumdaki acı bile beynimin içinde çalan eni vici vokke şarkısının tonuna yaklaşamıyor,oracıkta hareketlenip dans ediyorum,yumurtalarının üzerinde Meryemlerle…. eni vici vokke, eni vici vokke….,beni bulamıyorlar ya her yerde tırım tırım arıyorlar ya hele bu saatte eni vici vokke..hem gülüyor hem dans ediyor hemde yeni bir devri açıyordum çok katlı binanın terasında başlık değiştiriyordum,……..Meryemlerle dans eden kırmızı başlıklı kızla…….

18 Aralık 2013 Çarşamba

ölümün eşiğnde rastlantı..

aynı anda arzu eden nefeslerimizi sakla.............
insanlar sevdiklerine arzu duymazlar ,arzu duyduklarını da sevmezler..

ve bana benziyor oluşunuzun ikilemi

17 Aralık 2013 Salı

eudaimonia



ey tanrı,isteklerini sınırlı bir şekilde tanımlamaya zorlayarak varlığını sürdürenlerden koru bizi
boşlukarı dolduran  düşüm gerçekleşmeyendir, seyirci alıcı düşlerinin çakışmasından doğan(sözün gerçekleştiriebilirliği)ise çağın yarattığı paranoyadır

unutmak zamanla ilişikli olsaydı eğer,

hiç bir zaman aynı anda iki yerde birden görünmeyen.....anlam bölündü zamanda....

erkek davrandığı gibi,kadın göründüğü gibi

ve kadın; içindeki gözlenen ve gözleyen kişilikleri,ona ait olanı iki ayrı öğe olarak görmeye başlar..

gösterenin saplantısı..

herşeyi unut hadi gördüklerinin imgesini ver sadece...seni hiç tanımama inanman gerekiyor..gördüklerindeki uyumsuzluk nedir böyle,anlatım diline ters düşen bilincin,içinde bulunduğu geleneği kutsama gibi,ters düz olduk,gerçeği gösterenin saplantısı,yalancı imgeleri sürdürmeye yönlendiriyor ikimizi

15 Aralık 2013 Pazar

12 Aralık 2013 Perşembe

beni dinleyen kimdir,güçsüzlüğünün kötüye kullanılmasına böylesine bel bağlamak için?

imgeleminin hangi iğrenç sapıncı beni tanımana engel oluyor ?

Lautréamont

umutla bağdaşmaz acı.Bu acı ne denli büyük olursa olsun,yüz arış daha yukardadır umut.öyleyse,rahat bırakın beni araştırıcılarla,kahrolsun ustalıklar,kahrolsun gülünç kancık köpekler,numaracılar,gösteriş meraklıları !umudunu keser,acı çeken ve bizi saran gizemleri teşrih masasına yatıran.kaçınılmaz gerçekleri tartışan şiir daha az güzeldir tartışmayandan.aşırı kararsızlıklar,yararlanılamayan yetenek,zaman yitirme:hiçbir şeyi denetlemek kolay olmayacak artık

2 Aralık 2013 Pazartesi

Fantazmagori /Sahip olma

Anlık coşku patlamalarına sebep olan depresif-konformist faydacı akışın kullandığı ‘’sahip İm’i ‘’yalnızca o ertesi sabah gelen ve aman vermezcesine ayıltan bir hayal kırıklığıyla takip edilmek üzere rastgele sarsalayıp geçen ‘’anlık coşku’’dan öte değildir.olunan ve olunmayan sadece paradokstur.

21 Kasım 2013 Perşembe

Hüzünden onura dönüşen hopper'ın kadınları

akıl ki düşünmenin en gerekli olduğu zamanlarda düşünceden kaçmayı gerekli kılar.işte düşünce ve kışkırtma arasında böyle bir örüntü vardır..akıl ki, farklı kişiliklere sahip olduğumuzu düşündürecek kadar birbiriyle zıt düşünce ve ruh halleriyle işgal altındadır..kendimiz gibi hissetmemek nasılda gerekli ve bir o kadar  kışkırtıcı..ve belkide bizim aslımızı yansıtmadığını düşündüğümüz kimliğimiz daha sıcacık yerleşip huzuru yakalıyor...
hopper'ın kadınlarını hep sıcacık siner içime,yalnız ve hüzünlüdürler ama tek başınalığa özdeşleşmeye davet eder seni..

14 Kasım 2013 Perşembe

tumba ba-umf

el-lthafatii's-Seniyye fi'l-Ehadisi'l- Kudsiyye

anılan korku,korkudan geçmeyenlere aittir

11 Ağustos 2013 Pazar

otojenik..




mezarlar açık kitaptır,anlatılanları gözler önüne serer ağır kurşini granit göz kapaklarını mezarların yanına göm...o durumda da ölüm kendini göstermiş,herşeyi kolaylaştırmış ve anlamsızlaştırmış olacak 

eve dönerken izlediğin dolambaçlı yol



iki yanlış birbirini dengeleyip hareketi doğru yapmaz

yanlışlar,başladıkları yeri terk etmezler ve yeni hasarlarla yollarına devam ederler

6 Ağustos 2013 Salı

non guardare cosi brutto

mio non, ne crains
plutôt que c'è soia quelque chose fans nous-memes
qui ne marche plus






just behave yourself











sud'ba



s menja etogo dovol'no







niente


Il miracolo come sempre,e il risultato fede e d'una fede  audace

3 Ağustos 2013 Cumartesi

soru


Günün sonuna geliyorum ,yine oturduğum yerden anın sonuna geliyorum

Acaba anlıyor musun beni ? yalnızlığını asla paylaşmayacağım, çünkü kendi yalnızlığım duruyor ortada , çoktan beri ve çok zaman duracak. Sizin tasalarınızı paylaşmak için yaratılmadım.sizin bu tasalarınızı ,kendi yasama ihanet etmeden bu tasaları nasıl haklı görebilirdim.size gerçekten inandıkça,o güçsüz ve kendini beğenmiş sözlerinizden,o miskin davranışlarınızdan,o budalaca kuşkularınızdan daha fazla bir şey olduğunuza tamamen inandıkça…doğru hakkında konuşucam o yüce doğru hakkında ama önce siz lütfen,öyleki dudaklarınızdan al köpükler damlasın…

2 Ağustos 2013 Cuma

Toplam vektör sıfırdır.


Korku ve öfke ruh ikizidir..korku bakış boşluklarında vektörel ağırlığını biriktirir.
öfke ,bedenin tüm boşluğunda skaler birikir.
hasılat başarısızlığı ikisini de bakışlardan atmosfere aynı hızla dağıtır…..

Le Temps Perdu




Derin eğilimler bilincin yargılanmasından tümüyle kaçıyorsa,demek ki bilinci yönelimi yoktur.freud bilinçdışını son sığınak olarak tarif eder,ona göre vicdan rahatsızlığı kendini ortadan kaldırmak istediği zaman,kendi özgürlüğünü bu uyuşukluğun içinde yok etmeyi haklı çıkarttığı zaman,vicdan rahatsızlığının bilinçdışına geçişine izin verir..o halde denilebilir ki,bilinçdışı kötü eğilimin bir yönüdür.bilinçdışı psişizminin varlığı ise hiç bir zaman tümüyle bilinçsiz olduğunu söyleyemeyiz hatta merleau pounty bilinçsiz olmadığını göstermiştir.o halde diyebiliriz ki,direnç ,direndiği anıya karşı yönelimli bir ilişki ister ve bu anı psikolojik alana göre devre dışı değildir,nevrozda ise beden varoluşu simgeler,yinelemenin basmakalıp katılığında,kendi varlığından vazgeçme olasılığına,edilgin anonim ve sabitlik içine saplanıp kalma olasılığına dönüşür.o halde şunu diyebilmeliyiz ki;nasıl ki bu davranışı onun uzak yada karanlık kaynağından tümüyle ayıramıyorsak,benzer şekilde bedensel anlatım da hiç bir zaman kendi üzerine dayanmaz.benim sözüm nasıl benim düşüncemse,bedenimde benim bilincimdir,nasıl ki söz ve düşünce içkin sürekliliğin durumu ise benzer şekilde,kendi bedenimden çıkan bedensel varlığım da onun anlatımından ayrı var olamaz ve artık hiç kimseyi temsil etmeyen bilinçdışı temsillemedeki varoluşun donmasını ya da şeyleşmesini reddetmek gerekir.

1 Ağustos 2013 Perşembe

antilogaritma


iyimser bir bükmeyle bir girdabın yine son gerçeklik olmadığını yine yine yineleyen antilogaritma; yıkıcı kuvvettin,dehşete nufus eden çarpanın,hayattla yüzleşmeyi standart yüzeysel akıldışı kuvetle eşleştirerek önümüze koyduğu sonucu insanın beylik klişeleri şeklinde okumak mekanik bir üretimin esrarengiz görüntüsüne kapılmakla aynı doğrudadır. gerçeklik ve onun fantazmik ekini,bastırılmış olanla aynı yüzeye yerleşen içkin ihlal mantığı antilogaritma mantığıdır..şimdilerde çokluk gerçeklik dediğimiz deneyimlerimizin nufuz edilemeyen o yoğunluk efektine karışmadan lekeleştiği bir gevezelikten öte değildir.kusursuz metafor var ise o da doğanın kendisinin baskılanmasına dayanan aklın yazgısıdır.doğanın öznedeki parçası acıyı taşır ama şiddetli baskıyla hatırlamaz ,işte bu özne logaritma sayısı gibi görüntüsel küçülmüş,unuttuklarıyla gülünç yüce bir şekilde büyüyerek çoğalan acılarını yazgısal olarak huzursuz ve bulantı hisleriyle karşılar..doğanın parçasını taşıyan insan figüratif bir şizotiktir.hatırlar büyütür,unutur küçültür...

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Yorumlara cevap

Sade ,sağlam bir karakter zor kadın zeki sıradanlıktan uzak erişilmez gizemli kısaca vazgeçilmez bir ürün..ama o ürün.. Sade ‘yi bu denli sevmene şaşırmıyorum öteki kayıp tarafına yakın çünkü

Sevgili A... ürkmek  korkmak kaçmak kavramlarını kullanmışsın karakter dönüşünün kavramsal ilişkisi üzerine yorumlar olarak değerlendiriyorum yazdıklarını..bu karakteri yaratan şahsım sıradan ve yüceltilmemek üzerine insani, aciz , ölümlü ve asla tanışma arkadaş olma dost sevgili olma üzerine kurgulu değil. Kurgusuz yalın şahsım yücelttiğin beklentilerine cevap veremez ancak ve ancak hayal kırıklığı yaratır ulaşılmaz olan arzu bırak ulaşılmaz kalsın…

bu notu okuduktan sonra okuduğuna yönelik not bırak...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

hangi rüyaya dokunmak olanaksız

????????????????????????????
+ İkisi de geçerli: Dokunulmuş ve dokunulmamış
 İkisi de suçlulukla söz eder aşktan, 
İkisi de ister orada olmak ve ölmek "




"-Rüzgar gölgesinde,binlerce kez:sen 
Sen ve o kol, Sana doğru çıplak büyüdüğüm, 
Kayıp kadın 

23 Temmuz 2013 Salı

ödev

bazı yenilgilerden sonra zihnin ahlaki gücünün zamanla kazanılmasını sağlayabilecek olan mücadele yerine
tanrı ve sonsuzluk korkunç görkemleriyle sürekli karşımıza dikilmektedir.
işte tamda bu yüzden yasaya uygun eylemlerin çoğu korkuyla yapılacaktır.
çok azı umutla ama hiç biri görevle yapılmayacaktır.

ödev,tamamlandı mı, hemen hayal edilemez derinliklere batar.böylece kalıcı niteliğini kazanır.bu da başta bir kez koyutlanıp dışarı açıldı mı,hemen bilinçdışına batması gereken iradeyle aynıdır.


bir kez yapıldığında,ödev ebediyen yapılmıştır.

başlangıcın bir olmayı bırakmayan başlangıcın olası olmasının yolu
bazı yenilgilerden sonra zihnin ahlaki gücünün zamanla kazanılmasını sağlayabilecek olan mücadele yerine
tanrı ve sonsuzluk korkunç görkemleriyle sürekli karşımıza dikilmektedir.
işte tamda bu yüzden yasaya uygun eylemlerin çoğu korkuyla yapılacaktır.
çok azı umutla ama hiç biri görevle yapılmayacaktır.

ödev,tamamlandı mı, hemen hayal edilemez derinliklere batar.böylece kalıcı niteliğini kazanır.bu da başta bir kez koyutlanıp dışarı açıldı mı,hemen bilinçdışına batması gereken iradeyle aynıdır.



19 Haziran 2013 Çarşamba

grotesk çekişme

simgesel dile getirmenin tam bir ölçütü olamaz.ya öznelliğin ruhani,imgesel uçucu daha tam oluşmamış bir tasarısı oluyor ya da onu ezen ve yok eden baskın şiddet.özne duraksayarak korku ve utançla kendini öne çıkarma riskini aldığı anda öteki bütün ateşliliğiyle ona saldırır.ikircilik burdadır. bu iki kutup kesin olarak karşıt mıdır ?
kırılgan içten öznellik,dışsal gerçekliğin şidettli tepkisiyle gerçekten ezilir mi ?

biri masum kırılgan öznelliğini dışavurmaya çalıştıında,bu öznelliğin asıl doğası bütün şiddetiyle patlar mı ?

dönüş



Arzunun çember diyalektiğine,dürtünün istikrarla ebedi dönüşüne yakalanmış histerik kadın rotası....

duran adam ve bakış açısının karesi



Duran adamın televizyon ekranındaki donmuş profili –bu donmuş hayaletimsi imgenin desteği sayesinde, kitleler normalleşir. Belki, bu karenin gizemli etkisi duran adamın ölmemiş olduğu gerçeğinde yatar. ve beklide bu tuhaf bulaşkan kitlesel özellik ,duran adamın bu bakış açısı karesinden,kitlelerin nesnel karesine dönmememiz gerçeği içinde geçerlidir.duran adamın televizyondaki donmuş profilinin bakış açısı karesi sonsuza kadar ısrar eder,bakış açısı karesinin çerçevesini parçalar ve böylece artık belirleyici bir öznenin görüşüne bağlı olmayan fantazmatik imge otonomisini kazanır.artık birinin gördüğü şeyin imgesi değil,öznenin bakışının desteğinden yoksun kaldığı zaman bile varlığını sürdüren kendinde bir bakış açısı paradoksudur.bu kare yine başarısız dikişin yarığını dolduran arayüzdür.duran adamın bakış açısı karesinin,yani onu diejetik bir kişiliğe yeniden bağlayacak bir ek karenin o son dikişinin namevcut olması,bu kareyi metafizik yüce nesneye çevirir.


10 Haziran 2013 Pazartesi

bastırma ve bastırılmışın dönüşü bir ve aynı şeydir

Sessiz dönüş

Arzunun çember diyalektiğine,dürtünün istikrarla ebedi dönüşüne yakalanmış histerik kadın rotası....

9 Haziran 2013 Pazar

ÇIĞlık

Eklenmemiş ham ses miti,hayvansallık delilik yönüne dışlanan şey






hayvanlara tapacağım gecenin derinliklerinde,en kutsal resimlere el uzatıp tüm yalanları kutsayacağım düşlerimde hayvanlaşacağım ve bırakacağım öldürsünler beni,bir hayvan gibi

6 Haziran 2013 Perşembe

çığlık

eklenmemiş ham ses miti,hayvansallık delilik yönüne dışlanan şey.. ve bu gün;

içimde alçı kalıbına aldığım,çatlağından mine kokulu dumanlar fışkırtarak silsile halindeki arzi batınlardan önce ve birlikte var olan görülebildiğinde ihtişamı görülmediğinde cazibesi yalnız mütehakkim amansız şaşaalı yakınlığının dehşetini büktüm gırtlağımda.. sağır köpekler gibi

5 Haziran 2013 Çarşamba

Paralel Postulatta haz kalkülü



sabit iki nokta arasını birleştiren en kısa yol olan doğruda summetresis ölçümü yaparken,geçmiş ve geleceğin  haz birimini ölçme ve hesaplama ile mutluluk birimini belirlemeye gidersek, eukleides aksiyomlarından çıkarımla bütün parçadan daha büyüktür ve şimdi bu parçanın niceliksel gerçek mutluluğa ulaşabilmek için şimdiki hazlarla gelecekteki acılar arasında denge kurulması gerektiğinden yola çıkmalıyız..,şimdiye eşit uzaklıkta bulunan duyguları ifade eden noktaların geometrik görünümünün bir çemberden ibaret olduğunu düşünelim.şimdi haz, gelecekteki acıları kesen ,geçmişin deneyimlerinin yarattığı korku üçüncü doğru olarak kestiği zaman ,içte meydana gelen açıların 180 dereceden küçük olduğu tarafta,kesişir ve 3 kabulle karşımızda durur…mekan 3 boyutludur,mekan sonsuzdur mekan homojendir..o halde birbirileriyle çakışan duygular birbirleriyle eşittir..eşit duygulara şimdide eklenen mutluluklar çıkartılırsa,kalan acılar yine birbirine eşittir..haz biriminin değerleri,kendi başına değerlendirildiği zaman,az yada çok,hazzın yoğunluğuna,süresine kesinliğine ve yakınlığına bağlı olacaktır…sonuçları açısından ele alındığı zaman ise,hazzın verimliliği,yeni hazlarca izlenme şansı,hazzın saflığı,yani acının değil de hazzın takip etmesi olasılığı türünden başka etmenlerde hesaba katınca kapsamında ne kadar kişiyi etkilediği ön plana çıkar…hazzın niteliksel olarak iki  tercih ölçütü vardır,hem duyumsal,hem de entelektüel  boyutu olan insan varlığı..o halde ölçüt insan varlığıdır..paralel pastülada iki aşığın evirme yoluyla aynı birimde ne kadar mutluluk birimi yakaladığı ise duyumsal ve entelektüel ölçütleriyle ,kendi insan varlığının bütününde değerlendirilir..ve kendilerini izleyen bütünden elde ettikleri hazzın yoğunluğuyla niceliksel artışa sebep olur..

şok koridor


korku insanın insan aşamasına ulaşabilmesi için ödediği bir bedeldir..yaşama güdüsü ile ölüm güdüsü arasındaki zamanı eskiterek ,gereksinimleri gidermek için enerjiyi harekete geçirerek ve onu sürekli kılma çabası yaşamsal arzudur..hiç bir zaman giderilmeyen çok çeşitli beslenme ,cinsel,güvenlik ve güç gereksinimleri biçimleri altında,çelişkili olarak bizi sıkıntı ve acıyla da baş başa bırakan bu süreçte yaşamak,yaşam korkusunu açığa çıkartıyor.her an yeniden başlayan barış ve dengeyi,gerilimler ve doyumsuzlukları sürekli duyumsamak,organizma ve doğayla,arzularla gerçeklik arasındaki nazik dengeyi sürdürebilmek mücadele korkusunu açığa çıkartmaktadır,yaşamsal durumumuz bir sıkıntının,acının umutsuzluğun yada başarısızlığın azıcık saldırısına uğradığı zaman atalarımızdan miras kalan korku içimizde kendini doğuracaktır..varoluşçular bir ilk korkudan,bütün yüce varlıklarda bulunan ve özlerinde saklı bir korkudan varlık korkusunu tanımlamışlardır.korkunun model olarak doğum yaşantısına bağlayanlar ise cennet ülke  tanımlamalarıyla anne rahmindeki durumu anlatmakla korkunun kaynağına ulaşmaya çalışmışlardır..hepimiz bir vakit o harikulade cennet ülke masalları dinlemişizdir..keka yaşamak,keyif sürmek deyince akla gelen her şey vardır orda..hiç kötü olduğu görünmez havanın,tam gönlünüzcedir..insanın canının çektiği her şey ,her içit çeşme ve pınarlardan şerbetler tadıyla akmaktadır. dert tasa yoktur kısacası bütün dilekler gerçekleşir el bebek gül bebek bir ömür sürersiniz..öyle bir ömür ki,bizim gerçek dünyamızda ancak düşlerde yaşanır..hani eski latinlerin bir sözü vardır ‘’hayalimizde yaşattığımız hiç bir şey yoktur ki,bir zaman yeryüzünde gerçekten var olmamış olsun’’ ve devamında’’bu zamanlar duygularımızla algılamamış olalım’’….peki bu hayali kurmak için  ne zaman yaşadık bu cennet ülkede,içimizde bu cennet ülkeye ilişkin olarak yaşayan hayal nerden kaynaklanıyor…buradan yola çıkarak ana rahmine duyulan özlemin hayalinin izlerini buluyoruz.ana rahminde vücut ısımıza uygun ısı,korunaklı zarlar,gerektiği gibi kollanıp gözetlenilen bir yatak,ananın damarlarından dolaşan kanın taşıdığı zahmetsiz yiyecek ve içecek dilediğin gibi yan gel yat..lakin dölütün doğma isteği biyolojik bir ödevdir..doğum eyleminin gerçekleşmesi de biyolojik işlevdir..annenin çektiği sancılarla insan yavrusunun vücudunun basınçla dar bir alana itilmesi,ve onu izleyen evrelerde onu öne doğru iten zorlanımlar artık başlamıştır..gün ışığına gözlerini açan bebek anne karnındaki rahat ortamdan gözlerini kamaştıran ışığa ve bedeninin ısısını değiştiren bir ısıya yabancıdır.alışılmadık bilinmedik uyaranlar yeni doğan bebeğin üzerine bir anda çullanır ve çığlıkla hayata başlar,ve sonradan acı duyduğu zaman başvurduğu ağlamalar bir davranışa dönüşür..ve organizmasına oksijen iletimindeki değişikliklerle solumaya başlamış,daha önce  içinde yaşadığı dünyaya hiç benzemeyen bir dünyaya getirilip bırakılmıştır artık..mücadele başlamıştır..ve artık anayla yekvücut olmadığını yavaş yavaş sezinlemeye başlamıştır .. anasıyla arasındaki kordon,birlik ve beraberlik adına kopmuş,yerini karşılıklı sevgi ilişkisi almıştır..gelişim evrelerinde alışmaya çalışırken gereksinimlerinin yetersizliğinde panik,saldırganlık ve tehdit hissettiğinde ise,doğum esnasında ,rahim kanalından geçerek dünyaya geldiğinde olduğu gibi,bunaltılar,boğuluyormuş hissi,prangalara ve zincirlere vurulmuş bedensel ve ruhsal devinim özgürlüğü engellenmiş,zorlanımlı kaskatı kesilmiş korku ile tepki vermeye başlayacaktır..otto rant,doğum travmasının insanlar için tipik bir olay olduğu görüşünü savunurken;insanın doğarken korkuyu öğrendiğini ve ilerde karşılaşacağı her korku durumu simgesel olarak doğum olayına uygunluk gösterdiğini söyleyecektir..yaşam sürecinde insan tehlikelere karşı korkunun dürtüsüyle zamanına göre doğayı geniş çapta hizmetine alarak üzerinde egemenlik kurmuş,uygarlık ve teknikle kendini koruma yoluna gitmiştir..bu gün sayısız buluş ve keşifleri gerçek korkuya borçlu bulunmaktayız..dolayısıyla,korkunun sadece yarasız sonuçlara yol açtığını yada açmakta olduğunu söyleyemeyiz… korkular,özellikle gerçek korkular  karşısında tüm canlı organizmalardaki gibi saldırı ve savunma yoluna başvurabiliriz..korkuya karşı savunma önlemi olarak saldırıya toplumda da rastlarız..misal,bir ulus ,komşu devletten korkmaktadır,çünkü komşu devletin daha güçlü ordusu vardır,bu durumda ilk ulus, kendini tehlikede görür,kendisine saldırması olası komşu devletten önce davranıp ,bir ‘’savunma savaşı’’başlatarak komşu devlete saldırır…gerçek korkular dışında sayısız gerçekdışı korkularda vardır..gerçek korku açık seçik nedenlere dayanan korkudur..sonuç itibariyle,korkunun doğum olayına bağlanmasının yanı sıra,bütün canlılara özgü olduğunu,doğum olayını örnek almayan korkuların varlığıyla da konuyu hala tartışılır kılan bir bilinmez diyebiliriz beklide..özellikle tehlikeye karşı tepki kimliğiyle biyolojik bakımdan zorunlu bir işlev gördüğü için,korku değişik canlılarda değişik nitelik gösterir.çoğunluklada korku çaresizliğin bir dışavurumu olarak,aranan objenin eksikliğine yönelik tepki olarak doğar..ve tehlike diye algılanan durumda,kendisini güven altına almaya çalıştığı bir doyumsuzluk durumu,yani giderilmesi konusunda çaresiz kalındığı gereksinim gerilimindeki artış la ortaya çıkar..freud ise,korkunun ,insanın giderilmesi konusunda bir şey yapamadığı,bir gereksinim gerilimindeki tehlikenin işaretidir der,bu durumun algılanmasında söz konusu duygu ve tepkiler,korkuya karşı savunuyla yaklaşan tehlikeye karşı savunu amacını taşıdığını söyler…