Sayfalar

10 Aralık 2012 Pazartesi

günebakan ile rengarenk mektuplardan oluşan fırtına




Deha kendi başının çaresine bakar;


sevgisiyle aynı kaynaktan gelen ama geldiği hızla da yok olan bir kararlılığa eşlik etmişçesine omuzlarını geriye attı……

Uyudu, bakışı sözsüz vurdu bilincine, sonra gene, daha sertçe vurdu, tık tık tık evrenin felaketi dilinde, bir sonsuzluk boyu bekleyebilirimsin, ben uykuyu katledene kadar dedi ve gitti inanılmaz bir biçimde, tıpkı insan ruhunun ölümün ağzından kaçabileceği gibi, yok olan serapların, donuk tel gibi iskeletlerin ve bir düş dünyasında yaşayan aslanların arasından kaçınılmaz kişisel felaketine doğru, ama çok neşeli biçimde hep tabii… Anlamıştı pek tabii. işittiği parlak konuşma parçasının, tıpkı şu anda yeni ayı eskisi kucaklamış olarak görse, karanlıkta olmasına rağmen dünya ışığıyla aydınlatılmış biçimin tümünü görüp beğenebileceği gibi.



Uzaklarda bir yerlerde bir saat çalıyordu, yatakta hala kımıldamadan duruyor, ahh gidiş günlerden bu gün bile seni şimdiden unutmuş olabilir mi? on dokuz, yirmi, yirmi bir kere çaldı saat, ama saat son sözü söylemişti. iki kez daha çaldı, iki yamuk, trajik vuruş daha ding-dang ve ufacık bir çark sesi, havadaki boşluk fısıltılarla doldu: yazık yazık.uçup giden zamana yazık



Zoraki kalktı ayaklarının değdiği zemine en zavallısının bile kök salamayacağı ölü lav,çağı gelmiş plazmaların ruhsuz,taşlaşmış bir cürufa dönüştüğü sinirsel bir ağ bütünüyle süzüldü bacaklarından akan yalnızlığı, tamda o sırada gözüne ilişti duvardaki tablodaki günebakanlar,arkada sizinde göremediğiniz düşmanıymış,bir güne bakanın onu izlediğini ve ondan nefret ettiğini biliyordu artık..ayaklarının altında,atlantis gibi battığını hissediyordu dünyanın,derine iyice derine



Sevgili,gidiş dön gel bana,mayısta geldiğin gibi..hint okyanusunda yüzen bir tahta parçasıyım.. ve günebakanlar sustu gömülü aşkların yaşadığı bir mezar misali taze kesilmiş çimen kümecikleri yüzüyordu üstünde ve uluyarak dövüyordu rüzgar ayrılışı…





Hışımla kalktım yataktan Van Gogh’un günebakanlarına koştum koştum dokunulmaz kılığına girip tabloda bir arı kuşuna döndüm,rüzgara kapılıp giden rengarenk mektuplardan oluşan bir fırtına gizlendi kanatlarıma,tek sözcük anlamayan nüktedan cehennem adamları,hani o çok düşünen adamlardan ektoplazmaya benzeyen fırfırlı suratlarından kahkahalar çıkartarak üflediler üzerime nefeslerini, kanatlarımı dolduran fırtına yükseltti beni günebakanların üstünde ve kuş bakışı baktım tablodan dışarıya;ne garip hiç kimse önemli bir şey yapıyora benzemiyordu,ama her şeyin çok acele bir önemi vardı sanki..gözlerimi araladım uykudan iki tam gün uyku gerek oysa ,temiz bir profilim ile tablodan günebakanlar yansıyordu aynaya,sakin sakin,sanki tüm bu gürültüye rağmen,sallantıya ve sarsıntıya rağmen habire birbirlerinin üzerine fırlatmalara rağmen kendi kendine ezberden bir şeyler okuyormuş gibi bir gülücükle aynada yansıyarak uçuyordu..yatakta oturdum ve rengarenk mektuplarını okudum yıllar sonra fırtına gibi rüyamdan esti yok oluşun..

9 Aralık 2012 Pazar

Şakuntala/çıplak uykular

Şimdilerde düştükçe düşüyorum, elimden geldiğince neden mi ?


Bunu anlayamazsınız,anlatmak ta elimden gelmez,bahsedemediğim duyguları darmadağın edip bilinmeze ulaşmak,suç bende değil,düşünüyorum demek yanlış,düşünülüyorum demeli ‘’sözcük oyunları için bağışlayın,ben bir başkasıdır..

Yazık ki kendini keman sanan oduna,aptalca ama masumane,ey masumiyet masumiyet masumi..bela…..

Ne istersin Şakuntala derim

ve goethe

ilkbaharın çiçeklerini mi,
yoksa sonbaharın meyvelerini mi istersin ?
dinlenmek,haz almak veya şarhoş olmak mı istersin
şakuntala derim

7 Aralık 2012 Cuma

gravitasyonda acı..









kendine doğru işleyen bir zamanın,sayac olarak görev yapan bedende acının varlığı algının referans noktasıdır.. gravitasyonel alan ve hız ,acının şiddetinin koordinatlarının belirlenmesindeki hesaplama yöntemidir..çekim geçmiş zamana,itme gelecek zamana basınç şimdiki ana düşer..duyumsal ve boyutsal zamanda acının pıhtılaşması,zaman düzeneğindeki akışta mümkün değildir..çekim gücündeki acıya yakınlaştıkça kanama hızlanır,uzaklaştıkça yavaşlar..pıhtılaşma zamanı ,kanama zamanına her zaman denk düşer..ve acı varlığını sızıntıyla devam ederek sürdürür..farklı ivmelerle bizim üzerimizden akan acılar ise totalde acıyı yoğunlaştırır..







anakronizmaya takıldı….









Orijinal bir gerçeklik olmadan,simülasyonla ölümü kopyalamak,kendi ölümü gerçekliğiyle projatif tavrı yansıtmak kadar uzlaşmazdır..temsil edilenin,temsil edilenin dışına düştüğünde,uyarlayanın temsil ettikleri,içini kendi parçalarıyla doldurduğu kendi gerçeği olduğunda,final neden anakronizmaya takılır…kronolojik zamandizimsel bir yanlışla gerçek düzeni ve aktarım düzeni arasında definiesci bir küremede anımsayanın geçmişinin bir parçasını,nesnenin suretine kaydırılır…kahkahalar özgürleşmek için çığlık bilinmeyene tepki için,dudakları yalar..dibe çöken eğilimlerin gücü,ağır basan eğilimle uyarlanan tutumun tersine ç.evrildiğinde açıklık kazan durum tersyüz durumudur…someres maugham’ın ‘’the moon and the sixpence adlı eserindeki strickland tam bir tersyüz karakteridir…hırslı ,masküler olan genç kız,aşık olduktan sonra uysal feminen hırstan yoksun bir kadına çevrilmiştir…ezici deneyimlerin baskısı ile yalıtkan bir insanın hastalıklı bağımlılığı,bilinç düzeyi mesafesine en yakın olanın güncelleşmesini sağlamak ,ölü bir kadına duyulan kıskançlığın evirilerek kendini yansıtması ortaya fırlatılan bir boyama kitabının üzerinden geçerken,ayakkabı numarasını bırakmak kadar süzgeçtir…bırakılan ayak izine gülümsemek,sessizliğe sövgüdür dudakta…

6 Aralık 2012 Perşembe

komut;tinin fenomenolojisi


Sağlam bir zemine oturmuş, yıkılmayan biricik  boşluk ;dijital olarak üretilmeyen gerçekliğin içindeki aldatıcı zihinsel evrenimin  dublörü olarak tespit edilen üçüncü faili,kendim kendilik ve sen..… kaleydoskop gibi  sallayarak birbirine karıştırmaya çalıştığım eş zamanlı kopuşların,mükemmel zamanlamasının görünür kıldığı gizemli devasal an..görselin dışında kalmayı becerebilen tek fiil,yüce yokluk sert tümceleri savuruyorsun içimde ontolojik olarak ben mi büyütüyorum seni,yoksa sen mi ?sentetik biyolojik bir yapılanmayla genomun içinde varlaşan dolayımsız protez  parçasısın , benlik deneyimlerinin tamamlanmamış projesi kendimin web sayfası kendiliğin nöral implantısın,ampirik bir atık hızıyla bedenimin tüm gözeneklerinden süzülerek gözlerimin önünde yığınlaşsan ve ben seni artık tanımlayabilsem…

görselleştirilmeyen mübadele nesnesi ölümsüzlüktür..

Ters kaydırmalı çekim;


Ötekinin ötekisi var olmalıdır,nesne kaydırmanın sıfır derecesinde,anamorfoz noktasında hareket eden bir göze indirgenir.göz ile nesne simge ile imlem arasında bir korelasyon kavramı değildir..sorulan sorular kendine uzanan yolda gereksinim hissettiklerinin yapay araçlarıdır..

Cevap..görselleştirilmeyen mübadele nesnesi ölümsüzlüktür..

filozefem ve harfin zorlayıcılığı


Namevcudiyete hakim olmak için güçsüz ve rüyasal bir çaba olarak logos metafiziği ya da onto-teolojisi üstüne bir başka eksiltme.burada olabilirliği içinde ve retorik tekrarlanışının berisinde düşünülmesi gereken mecazın indirgenemezliği..özel ismin çaresi bulunamaz yokluğu.

teatrum mundi

herşeye yeniden başlama tutkusu ile anksiklopedizm arasında nesnelerin çığsal yuvarlanışıyla özne rolünü unutur mat bir ışıkla oyuna devam etmeye çalışırken kadrajın dışına düşer

5 Aralık 2012 Çarşamba

Nefretengiz edisyon

Sonucu nedenden ayırma özgürlüğün yok senin,olamaz..çünkü özne-arzunun aydınlık yansımasını kişisel özelliklerin rahatlatıcı gülünçlüğüyle durdurma zorunluluğu doğacaktır.bu formül tıpkı geometrinin cetvel ve pergelini esefle kabullenmesi gibidir.ama boyun eğişini uzamsal ölçekleri de kabullenme noktasına vardırmayı gözlemciliğin radyografik nitelliğiyle kabulleniyorsun.ıspazmozlu ritimle çılgın bir içsel zorunluluk yerine,makul bir sıralanışın bayağılıyla örtüş,öznenin terimleriyle örtüş


İvedi dünya bu,her şey erken ve her şey geç

Gün tutulacak biz uyurken

Bu o değil ki...reddiye..


tatmin edilemeyen talep,ötekine hitap eden bir gösterene dönüşüm yoluyla gerçekliğe erişebilmek için bir bedel öder.travmanın gerçeğinin baskılanması,travmanın mutluluğa dönüşmesi simgesel lobotomiye eşdeğerdir diye varsayılıyor..iyi hissetmek için örümcek ağına dönen fantazi ağı yoluyla yapılandırılan gerçek insanca daha insanca arzusunun tüm yükünü ne yazık ki arıtmıyor,kendi geçmişinin kuşku götürmez yer çekimi işlevlendirirken,değerler işlevlere indirgenmediğinden dolayı;insanın beğenmek ya da beğenmemek yeteneğinin olması anlamsızlaşıyor,geriye dönük hareketin kurumlaşmasının aksini düşünerek,ilerleme yeteneğinin önceleyici figürlerini ortaya çıkartma yeteneği,değer yaratan varlığa dahil edici tez'i ekleyemeyenin kusur göstergesidir..

teknopoli

kendi gölgesinin,yani görünmeyen görüntüsünün içinde yitip giden nesneyi buradalaştıranlar,sır araçtır,tıpkı aşk gibi...
herşeyin gibileştiği
farkı ortadan kaldıran
keşfetme çekiciliğini
aynanın içine yerleşerek izlemek zorunda bırakıldığımız için
enerjiyi ve mekanı büyüleyici bulmuyorum.
yapaylığınız kaldı şimdilerde tek büyüleyen...

leda'nın yuvasından çıkan gözleri...

Ey doyumsuzluk,
öyle boğuyorsun ki ölümlüleri altında
kimse gözlerini
dalgaların üstüne
çıkarma gücü bulamıyor kendinde...