Senin düşündüğünün,ilk varlık aracılığıyla
bana geçtiğini sanıyorsun,bir bilinince
Birden beşin,altının türemesi gibi;
Bu nedenle ne kimliğimi
Ne de bu sevinçli topluluğun içinde
Niçin herkesten daha sevinçli olduğumu soruyorsun.
Haklısın ;bu yaşamdaki küçüklerde,büyükler de sen düşünmeden önce
Düşüncenin yansıdığı aynaya bakarlar;
Sürekli peşinden gittiğim ve beni
Tatlı bir istekle susatan kutsal sevginin
Daha iyi doyrulması için
Güvenli,yürekli,sevinçli sesin
Dileğini iletsin,isteğini iletsin
Çoktan hazır yanıtım benim!
Dante
ilahi komedya,27.kanto ve burada
stratejik özcülükten medet umma yoktur
eşduyum ve şefkat retoriği yoktur
tanıklık etme retoriğinin rezilliğide yoktur
burada elemli fikir yürütmeler yoktur
ötekinin verdiği kararın eziyetli düşünümsel mantığı yoktur
genelleştirilmiş imkansızlık karşısında felç edici farkındalık yoktur
ilişkisizliğin kaderine terkedilmiş özne vardır
münferit ontolojik tecritleri içinde ele alınan x,y,z vardır
matematiksel düşünce vardır
matematik olmadan düşünce yoktur
devrim donmuştur,devrim karanlık bir olaysallıktır
gerçek belirsizlik ve kayıp meselesidir aksiyomdur
analiz ölümlü deneyimin trajik ve korkunç boyutlarında demlenir,titreşmez..
30 Aralık 2013 Pazartesi
paralaks boşluk
Zaman dışı kümelenmenin,çizgisel zamansal gelişiminin yerini alması .ses ile sesizliğin paylaştığı özellik olan süre ve bu sürede yaşanan yalancı sonsuzluk.
Defibrilatörü yaklaştırarak özgürleştirici coşkuya yönelik ilk travmatik hareketi uyguluyorsun.kasıl ve gevşe emirleri gönderiyorsun kalbe, gözün takılıyor monitöre hüzünün 5 aşamasını yakalıyorsun bir anda bakışına yansıyan görüntüde normal dışı atımların çizgileri kübler-ross ‘un aşamalarını yansıtıyor sanki
İnkâr
Öfke
Pazarlık
Depresyon
Kabul
Mevcut bedensel düzenin arsız sinizmi karşısında, kalbin normal dışı ritminin yarattığı çelişkilerin izini silmeye çalışıyorsun monitörde,ikinci travmatik hareketi uyguluyorsun iki zıt kutup arasında kasıl gevşe emirleri gönderiyorsun.beden kendini yönetemez hale geldiği için artık o alan size ait oluyor.oysa bedenin ölü sayıldığı sürede bilinçleri canlı ve sizi işiten O’ dur ,kendinden sıyrılmış bilincin
İnkâr
Öfke
Pazarlık
Depresyon
Kabul
Süreciyle aynı bedene dönmeyi kabul ettiğini görüyorsunuz..kendiliğinden hali aslında bir yalanı yaşamaya tekabül eder,özgürlük adına ilkel bir isyan,kendisiyle bağlantı kuran hakikatmıdır,hakikatı sınayan hakikatın kendisimidir.. kolektif deneyimin o kadar dışında bir şey var ki, o şey varlığın devamını sağlamıştır. Ben yalancı sonsuzluk diyeceğim…
Defibrilatörü yaklaştırarak özgürleştirici coşkuya yönelik ilk travmatik hareketi uyguluyorsun.kasıl ve gevşe emirleri gönderiyorsun kalbe, gözün takılıyor monitöre hüzünün 5 aşamasını yakalıyorsun bir anda bakışına yansıyan görüntüde normal dışı atımların çizgileri kübler-ross ‘un aşamalarını yansıtıyor sanki
İnkâr
Öfke
Pazarlık
Depresyon
Kabul
Mevcut bedensel düzenin arsız sinizmi karşısında, kalbin normal dışı ritminin yarattığı çelişkilerin izini silmeye çalışıyorsun monitörde,ikinci travmatik hareketi uyguluyorsun iki zıt kutup arasında kasıl gevşe emirleri gönderiyorsun.beden kendini yönetemez hale geldiği için artık o alan size ait oluyor.oysa bedenin ölü sayıldığı sürede bilinçleri canlı ve sizi işiten O’ dur ,kendinden sıyrılmış bilincin
İnkâr
Öfke
Pazarlık
Depresyon
Kabul
Süreciyle aynı bedene dönmeyi kabul ettiğini görüyorsunuz..kendiliğinden hali aslında bir yalanı yaşamaya tekabül eder,özgürlük adına ilkel bir isyan,kendisiyle bağlantı kuran hakikatmıdır,hakikatı sınayan hakikatın kendisimidir.. kolektif deneyimin o kadar dışında bir şey var ki, o şey varlığın devamını sağlamıştır. Ben yalancı sonsuzluk diyeceğim…
Fosforlu iskeletler bıçak sallayan donkişota dönüştüğünde
Anlamın ötesine geçtiğimde karşıma anlamın nötralize edilmesiyle ve için için kaynamasıyla elde edilen bir çekicilikle yüz yüze geldiğimde ; kitlelerin anlama ve araçların çekiciliğine meydan okuduğunu görüyorum….
Direniş stratejinin adı anlam üretmeyi ve konuşmayı reddetmek olmuş durumdadır. sistem artık aşırı miktarda yenilmemiş anlam ve söz üretilmesini istemektedir. ve görüyorum ki anlam yeni kazanılan bir lanet gibi özgür gözükür, ama kendini yönetme ve kendini gerçekleştirme yönünde özgür değildir. asal bağlar onun özgür olmasını engeller.
Resmin istemeden gülünç,simgesel açıdan apaçık olan başka bir anlam için direnmesi, anlamın ucunu resime bağlıyordu sanki,,
O insanların ışığa doğru yükseldikçe ruhlar gibi daha özgür,daha ayrı belirgin ve soylu yüzleri daha da belirginleşip soylulaştığını görüyordum.kümeleşen bütünde bu aynı yüzlü insanların, kendi gerçeklik duyguları,kendinden daha ayrı duruyor du.. yüz hatları dağılmaya ufalanıp serpilmeye,sonunda parçalanmakta olan iç ve dış benliğinin savaşımının-savaşım kalmışsa eğer-birer korkunç karikatürüne dönüşmeye başlamıştı .o zaman giderek ölümün,kendisinden de daha ölü bir ölümün tek sesine benzeyen çeşitli dağılmaların doğurduğu gerileme yerine,sonsuz bir genişleme,sonsuz bir gelişme oluyordu..fosforlu iskeletler henüz tam kavrayamadığı ama uzaktan uzağa sezinlediği bir biçimde kendi benliklerinin parçalarıyla bağlaydılar özgürlüklerine..bilinçlerinde hazzı ve mutluluğu yasaklayarak,bütün yaşamlarının gizemli bir günahının bedeli için ödenen tazminata dönüşen,haşince ve acımasızca kamçılan bedenlerinin,içsel dünyasal çileciliğinin bir sessizliğimiydi yoksa freud’un süperego dediği şeyin içerdiği kendine yönelik bir düşmanlığın mı sesiydi ?
sırtıma kımıltısız insan kütlesi oturmuş beni oturduğum yere çivilemişti, başımdan aşağıya daha bir çok şey-günün olayları- tepetaklak düşerken tutunmaya çalıştığı ilgisiz çimen kümecikleri ya da hala tepesinde yağan ve düşerken çarptığı küçük taş parçacıkları gibiydi,ve beş dakika içinde kamburlaştığımı hissetmiştim.mutsuzluğum içime kilitlenmişti,beni çevreleyen,tehdit eden,başımdan aşağı dökülmeyi bekleyen her şeyden, kurtulmayı isterken bu sessizlikten doğup gücümü yitirdiğimi düşünürken,gök gürledi..bazen,gök gürlediğinde sizin yerinize düşünen bir başkası vardır.,aklınızdaki balkon möblelerini içeri alır,aklın pencerelerini örtüp kilitler evrenin bu-tehditten çok göklerin dokunulmazlığını bozan-çarpıcı çılgınlığına,ölümlülerin fazla yakından izlemeleri yasak olan bu bir tür yüz karasına karşı;anlamın bir kapısı açık kalır,öncesiz olanın buyur edilip girebilmesi için,hiçbir zaman insanın kendi üstüne düşmeyen yıldırımı korkuyla kabullenmesi için,hep bir öteki sokağa düşen yıldırım için,beklenen felaket saatinde çok ender gelen , felaketler için;anlamın bir kapısı açık kalır,ama sonuna kadar özgür olmaz.
yüzeyin altında makas değiştiren tic douloureux
Yarını hatırlayamıyorsak dünü hatırlayamayız, demek ki, sadece seyrediyoruz
En ıslak mayısların,umuttan bitkin sıcaklığında kurumaya bıraktığım geçmişe ait imgeler de kurtarılmış birer kirli çamaşır ve anımsamak gereksinimine hizmet eden kibirli şaşmaz belleğim,algıdır şüphesiz,koşullandıran ve o ölçüde lekelendiren dikkatimdir..en yüksek enerji ve cüretle anımsama,ve anımsamaya indirgenen salgılarım.
Bayalığımın burunun dibinde,kurnazca,hiç sezdirmeden acıyla ve sabırla birikmiş olan,umulmadık anda fısıltıyla seyrettirilen,her şeyi kapsayan bir iştahın sağlıklı yaygarasında boğulan,kalaydan ve çamurdan yapılmış kabuğumun yalanını açığa çıkartan inci tanesidir,gerçekliği anımsamak bir dalgıç gibi derinlerden sürüntü kazıyan,sondalarımın algılayamadığı uçurumlardan hız alan uyurken çılgınlığın o seyrek dokunulmazlık anlarında,uyanıklığa kaza yapan belleğim apansız topyekun ve lezzetsiz bir parlama,bir diriliş koşulu çünkü bir ölüm aracı..mucize mi uyarıcı ve yatıştırıcı,zehir ve panzehirle dolu bir laboratuar,kaçış ve dönüş arasında rastlantısal kompozisyonda yinelenen motifler ve bu motiflere işlenen alışkanlıklarım…bisküvinin çaya batırılmasıyla ilgili ünlü epizot destanına adanmış bir anıt,unutulmuş tadıyla uyarılan ve cezp edilen bellek,belleğim,bir fincanın anlaşılmaz sıradanlığının sığ kuyusundan çekip çıkartırken özsel değerlerin tüm girintileriyle çıkıntılarıyla yaralan bedenim,alışkanlığın ve sıkıcılığın tanrıçası belleğim, yarını düne sararak yitik gerçekliğini, yitik benliğin gerçekliğine geri alırken;zamanın şeklini sonsuz bir paralel dizisiyle seyrederken,yaşamı bir makas hareketiyle bir başka raya aktaran geçmişin uzak anlarını çaresizce yaşayan bir mucizeye dönüşüyorum..insan ömrü boyunca yalan söyler diyen proust’un iç sıkıntısına yorgunluğum karışıyor.
En ıslak mayısların,umuttan bitkin sıcaklığında kurumaya bıraktığım geçmişe ait imgeler de kurtarılmış birer kirli çamaşır ve anımsamak gereksinimine hizmet eden kibirli şaşmaz belleğim,algıdır şüphesiz,koşullandıran ve o ölçüde lekelendiren dikkatimdir..en yüksek enerji ve cüretle anımsama,ve anımsamaya indirgenen salgılarım.
Bayalığımın burunun dibinde,kurnazca,hiç sezdirmeden acıyla ve sabırla birikmiş olan,umulmadık anda fısıltıyla seyrettirilen,her şeyi kapsayan bir iştahın sağlıklı yaygarasında boğulan,kalaydan ve çamurdan yapılmış kabuğumun yalanını açığa çıkartan inci tanesidir,gerçekliği anımsamak bir dalgıç gibi derinlerden sürüntü kazıyan,sondalarımın algılayamadığı uçurumlardan hız alan uyurken çılgınlığın o seyrek dokunulmazlık anlarında,uyanıklığa kaza yapan belleğim apansız topyekun ve lezzetsiz bir parlama,bir diriliş koşulu çünkü bir ölüm aracı..mucize mi uyarıcı ve yatıştırıcı,zehir ve panzehirle dolu bir laboratuar,kaçış ve dönüş arasında rastlantısal kompozisyonda yinelenen motifler ve bu motiflere işlenen alışkanlıklarım…bisküvinin çaya batırılmasıyla ilgili ünlü epizot destanına adanmış bir anıt,unutulmuş tadıyla uyarılan ve cezp edilen bellek,belleğim,bir fincanın anlaşılmaz sıradanlığının sığ kuyusundan çekip çıkartırken özsel değerlerin tüm girintileriyle çıkıntılarıyla yaralan bedenim,alışkanlığın ve sıkıcılığın tanrıçası belleğim, yarını düne sararak yitik gerçekliğini, yitik benliğin gerçekliğine geri alırken;zamanın şeklini sonsuz bir paralel dizisiyle seyrederken,yaşamı bir makas hareketiyle bir başka raya aktaran geçmişin uzak anlarını çaresizce yaşayan bir mucizeye dönüşüyorum..insan ömrü boyunca yalan söyler diyen proust’un iç sıkıntısına yorgunluğum karışıyor.
29 Aralık 2013 Pazar
Jouissance...
Tüm terk edilmiş kadınlar evet tüm terk edildikten sonra aynı boyutta buluşan kadınların hislerini taşımak isterdim..sanılanın aksine ne nevrotik boyuta nede travmatik boyuta geçerler,inanılmaz bir enerjiyle içlerindeki sönmüş tüm umutlar,patlamaya hazır faaliyete geçer,kulakları sağır eden bir gürültüyle patlar konfeti yumuşaklığı ve hafifliğiyle düşerler.tüm terk edilen kadınlar içten içe yanan hazlarını parçalamak ve savurmak için yanıp tutuştuklarını ama bunun için bir engel gerektiğinin farkına vararak ikili ilişkide varış ister.bir engel olmalı ki hazları çoğalabilsin,bir engel olmalı ki tutku can yakıcı olsun ,bir engel olmalı ihtirasları sadece kendi başlarını döndürsün,ve terk eden bir erkek olsun ki intikam hırsı düğmeye bassın..ve terk edilen konumda hazlarını içten içe coşkuyla yaşasın..ve siz erkekler sakın kadınlara böyle bir lütufta bulunmayın,hiçbir kadının sizinle yaşamadığı hazzı,sizin onları terk ettikten sonra yaşamalarına musade etmeyin..umutla bekler terk edilmeyi tüm günahlarını size yükleyerek özgürleşir…terk edilmeyen kadın nevrotiktir ve bir o kadar da patolojiktir, Jouissance’ı kıskaç altına almanın daha iyi bir yolu olamazdı da ondandır ki, tüm suçları yüklenen erkekler yapma cennetlerde kendilerini sunaklarda adarlar…arzunun beni savunma biçimini sevmiyorum..tüm terk edilmiş kadınlardan sadece biri olmak isterdim..
26 Aralık 2013 Perşembe
Binbir gece masalları...
Doğal değerlerin üzerinde oturamadığım yığın bir metallin içinde,akut nitelikli bireyselleşmenin idealizme olan yansısıyla başbaşayım..bireyselliğin yitirilmesi,bireyin kitle içinde erimesi eğilimi insanlığın en yüksek noktasında kronik bir varlaşmadır..arabanın dikiz aynasında kendi görüntümün yansısını izlerken özel arzularımın,kişisel düşüncelerimin bireysel hak denilen bunların tüzel yansımalarında ,arabada çalan rimsky.korsakov scheherazade symphony ile birlikte stilistik bir manevrayla vitesi beşe çekiyorum..en güçlünün en iyi olduğu hayvan statüsüne boyun eğerek gaza basıyorum..insan özgünlüğünü kuran doğa yasalarının biçim değiştirdiği bir hızda boyun eğmem gereken gücün ve enerjinin ayrıcalıklarını önüme koyduğu görünümü ay’ın aydınlattığı yolda ayırt etmek için karşı gerçekle devam ediyorum..bencillikle..yalnız kendi için yaşıyan,ne vakit aç kalsa yiyeceğini arıyan ve yalnız yaşamını korumak için dövüşen hayvanınkinden pek farklı olmayan insan bencilliğimle…insan özgünlüklerinin birisi gerçekte topluluk içinde tümüyle ve sürekli biçimde erimesi,yoksunluk duymadan ben’ini eritmesi idealizmolması gerekirken,modern diktatörlükle,boyun eğmeye karşı bu tepkisel davranışımı günah keçisi görevini yerine getiren dış nesneye arabaya yöneltmiş durumda olduğumu farkettişim,çalan müzikle binbir gece masallarından yansıyan düşlerden farklı değildi..insanı yaratan idealizimdi,doğanın istediği amaçlara yanıt veren ama bencilliğin hiç erimediği insan evrimiydi…o sıra kaza yapıp sakat kalma olasılığım bu çağdaş bilincimle yer değiştirdi..çağdaş bilincin öğeleri bizim ölümlü durumumuza uygun değildi,insan,hiçbir zaman,hiçbir çağda yaşını böyle çok ve sürekli biçimde düşünmemiştir..her fiziksel tatmin toplamının acı toplamından daha az olduğu bir anın gelmesi,sonuçta kendi içinde sayacın döndüğünü duyumsuyor vede sayaç hep aynı yönde dönüyor oluşu herkesin sonunda yapmak zorunda kaldığı,usçu tahminle acı incelemesi kaçınılmaz oluyordu..belkide yaşlılardada sık görünen fiziksel çöktünün yarattığı kısıtlamaları yaşamaktansa ölmeyi yeğlemelerindeki çıkmaz bu noktada deşifre oluyordu,nitekim saygın deluze ve debord’un kesin neden yokken intihar etmeleri yaşamdan bıktıklarından öte sakat bir bedenle yaşamaktan daha korkunç gelmediğindendir..bu düşüncelerin beynimdeki vitesi küçültmesini sağlayacak sarsıntıları hissettirmesiyle hızımı düşürmem özel bir tepkime biçiminde dökülmüştü parmaklarıma..bu beyinsel,törensel oyun,jestlerin titizlikle hesaba geçirilmesi,denetleme, ince eleyip sık dokuyan bir etkinlikti..gerçekte ne nesnenin,nede öznenin ortadan kaldırıldığı denetleme,bilinçdışı iç gerçekliği,dış gerçekliğin yadsımasıdır ve orada yıkma ve yok etme tehditi her zaman askıda kalacağıdır.nesneden gelen ve bu nazik dengeyi bozacak olan hiçbir doğal davranışa yer verilmez.dar sınırlar içinde özneyle nesne arasındaki değişmez uzaklığı güvence altına alan nesnel ilişki iyiyken,özgürlük büyük düşmandır..ve sadist dürtülerin ötekiyle olan ilişkisine benzer ,grafik çizelgesinde yatay ve düşey çizgiler cinselliği ve saldırganlığı temsil ederek her milimetre gözüne alınması gibi süreçte yara bere yol açan kötü davranış,yaktığım sığaradan yayılan koku ve dumanla mücize eseri silinmesi gibi dış gerçekliğin,iç gerçekliğin güven verici yatsımasına baskın çıkıyordu..o sıra cinselliğin ve saldırganlığın evrimini düşündüm..kırmızı ışıklara yaklaşınca vitesi boşa aldığımda,boşalmanın organik süreçteki yerinde durdum..organın doyuramadığı ve organizmanın daha iyi çalışması için yerini değiştirdiği uyaranın nitel ve nicel toplamını,cinsel organda biriktirdiğini ve bunun aracılığıyla boşalltığını,özerk bir eğilimle bu boşalma,gerilim durumundaki organın bu durumu reddetmesinin dışavurumundan başka bir şey değildi..dişi ve erkek ayrımının evrim sürecini önümüzde uzun bir yolculuğun varlığıyla burada bu yazıda aktarmaya çalışırken eril ve dişil organ arasındaki sürtünmeye iten tüm isteklerin organizmadan gelen gerilimlerin cinsel organda kaşıntı biçiminde toplandığını ,bu kaşıntının daha sonra bir çeşit kazıma eylemine geçip,bu edimini outotomi eğiliminden gelen ilkel bir kalıntı olarak düşündüğümüzde,kaşınan organların tırnaklarla söküp çıkarma girişiminin,nasıl ki,vucuttaki kaşıntı bölgelerinin kan uyarılıncaya kadar kazındıktan sonra dokunun kimsi olarak yerinden sökülmesi benzeri kaşıntının durmasıyla ilişiklendirebiliriz..ben yoluma devam ederken ,konuya meraklısı olanlar belki vardır diyerek konuyu detaylandırıp,hem yavaş yavaş yolumu eksilteceğim hemdeilgililere kısa bir evrimi anlatacağım..
evrim tarihi ile karşılaştırmalı hayvan bilimi,şimdiye değin gözüpek görünen bir varsayımı düşünmemizi sağlıyor,ve sağlam kanıtlarda var..yalnız karada yaşayan hayvanlar,embiryonu korumak için bir dölyatağı ile içinde sıvı bir madde geliştirler,bir dölyatağı olmadan embiryonun geliştirdiği türler gerçek anlamda ralarında birlaşamazler.döllenme ve döllenmiş yumurtanın gelişimi ana karnının dışında ve çoğu zaman suyun içinde serbestçe olur,söylediğimize uygun iç döllenmeye tek tük balıklarda rastlanılıyor ve evrim sürüyor…sürekli bir birleşme oranı iki yaşamlılarla birlikte başlıyor,memelilere özgü dikilmeye sadece sürüngenler varıyor.. en basit çiftleşme organına sahip iki yaşamlı erkeğin,ayrıca birde tutma organı geliştirmesinin amacı bana göre yüksek omurgalı erkeklerde,büyülemeye ve elde etmeye özgü araçları artan bir çeşitlilikle geliştirip,bununla dişinin karşı koymalarını aşmaları..yüksek hayvanlarda erkeğin içe giren organının her zaman daha iyi geliştiğini düşünecek olursak ,bu varsayımlara gidebiliriz heralde kuraklık felaketinden sonra, hayvan ilk kez yitirdiği su yaşamını yerine koyacak bir yer aramak zorunda kalınca,başka bir hayvanın vücudunun içine girme, diğer bir deyişle onunla birleşme eğilimi ortaya çıkmıştır..ilkel olarak bu herkesin herkese savaşımıydı bununla birlikte daha güçlü olan erkek sonunda karşıtının boşaltım deliğine girmeyi başardı..dahası birleşmeye yarasın diye bir kanal açtı sonra dişi kendi vücuduyla bu duruma uydu..
iki yaşamlıların evriminde, dış cinsel organların gelişimi suların çekilmesiyle eş zamanlı olarak birden bire başlıyor.iki yaşamlılarda cinsel birleşmeye uygun gerçek manada bir organ görünmezken, böyle bir bir birleşme yalnız sürüngenlerde gözüküyor bununla birlikte kurbağalarda delik(cloaca)aracılığıyla bir çeşit birleşme var.işte ilk kez ikincil nitelikte bir cinsel çıkıntı erkek kurbağanın organında görünüyor.dişinin kendisine tutunmasını sağlıyor.kanaldan yoksun ilk penis uzantısı kertenkelede,dikilmenin ilk izleride timsahta gözüküyor….erkek semenderinde sidiğin dışarıya atılmasıyla,cinsel boşaltım arasında bir iç bağlantının varlığı,artık ortaya çıkartıldı.,bu ilişki ilkel omurgalı olan kanguruda ilk kez en yüksek düzeye ulaşıyor,bu hayvanda boşaltım ağzı göden ,sidik yolu ile ayrılır,sperma ile sidiğin ortak boşaltım kanalı olan bu organ,insanda olduğu gibi dikilebilen bir penis uzantısı oluşturuyor…bu evrimsel dizi;erotik gerçeklik duygusunun bireysel evrim evreleriyle belli bir benzerlik gösterir.dişinin vücudunun çeşitli kısımlarında genital yollarla girmek için,erkeğin yaptığı beceriksiz girişimler,bize şunu anımsatıyor ki;çocuk da erotik güdüsel örgütlenmenin yardımıyla ana karnına dönüş olasılıklarını ele geçirmeye çalışır..doğum olayını kısmen veya simgesel olarak tekrar yaşamak için….işte amfibiyanlarda sürüngenleri bir penis olmaya iten neydi…iç güdülenme olmadan EVRİM olmaz canlıda bir dış düzensizlik uyumuna denk düşmeyen değişiklik yoktur….büyük olasılıkla bu güdülenme,yitirilmiş yaşam biçimini yeniden kurmayı amaçlayan çabaya karşılıktır..simgenin yer değiştirme çabasında kadının rahmi,deniz özlemi yaşamı içindir..kuraklık felaketi sırasında elverişli koşulların rastlantı olduğu ve yer yaşamına uyum boyunca iç_dışasalaksal yaşamın geri dönüş deneyimleri başarılı geçtiği içinde tüm hayvanlar ölmediler..sonunda yüksek omurgalılar iç döllenmeyi örgütlemeyi ana karnının içinde gelişmeyi ve böylece asalak bir varoluş biçimiyle,denize dönüş arzusunu bir araya getirdiler….şimdi örnekleyelim anne karnındaki dölüt ile,su ortamında kendine oksijen ve besin sağlayan hayvan arasında bir başka benzerlik ortaya çıkartılabilir,dölütün tüyle kaplı dış zarı ananın kan gölü dölüt yatağında serbestçe yüzer ve geçişme yoluyla havayı sağlar. işte bu tüylü zarlarda(ve hiç bir zaman görev yapmayan embiryonel solungaçlarda değil)suda yaşayan hayvanların solungaç organlarının dengini ortaya çıkartıyor.bu tüylü zarlar,karada yaşayan hayvanlarda olduğu gibi oksijeni havadan değil sıvıdan ve geçişme yoluyla edinirler.demek ki embiryonel dölyatağı,embiryona oksijen sağlayan ve solungaç solumuna öykülenen asalak nitelikte bir solunum organı oluşturur ve bu,organları ana karnının dışında karadaki bağımsız yaşama uyarıncaya değin sürer.
bu konunun bu kadar sıkıcı olabileceğinizi düşündüğünüzü bir an düşündüm..erotik anlatımını yeğleyeceğinizi,hatta ve hatta mekanı gözünüzün önüne serecek binbir gece masalları sahnelerini dinlemeyi isteyeceğinizi düşündüm..kim kiminle nerede, bilinçiçi fantezilerinizden boşalan alfabetik sıralı bay ve bayanları düşündüğünüzü düşündüm..prostatlarındaki gülücükleri attırken,ölmeyi yeğleyenlerin ne düşündüğünü düşündüm..aşık olanları olmayanları,zorlanımlı kişilik yapılarındaki iç psişik enerjilerinin tüm tenine yatırım yapanları düşündüm..sonrada vazgeçtim..ne düşünürseniz düşünün kaşıntı ve üreme duygularının beyninizin içinde yarattığı binbirgece masallarında beden ve ruh autotomisinde ne okunan kitapların nede onu yazan şair ve yazarların aynı neden üstünde dikelmesinden öteye geçmeyecektir..arabayı park edip ,eve doğru ilerlerken,pars pro toto ile ağustos ayının ilk gülücüğü düştü dudaklarıma..sonraki günlerde gülücüğün parçaları…….başlığa kötü yazımımla binbir gece masalları yazıcağım..işin içine bilgi karışınca okuyanı az oluyor tirajı yükseltmek için iki yüzlü davranacağım..
24 Aralık 2013 Salı
kadın....
Sevginin kahini diye bilinir kadın..oysa kadının,sevgi
yeteneğinin sanıldığından da daha sınırlı nitelik taşıdığını söylemek
gerekecek..sevgi yeteneğindeki sınıra rağmen kadının,gizemselliğe
kaçarak,güzelliğini ve işvebazlığına sığınarak,kendini yanına yaklaşılmazlığın
mağrur halesiyle kuşatarak,gerek karakter,gerekse vücut yapılarıyla ilgili pek çok iyi ve kötü
önlemlere başvurarak erkeği cezp etmenin ve kendisine bağlamanın,geçmişte
olduğu gibi günümüzde de üstesinden
geldiği görülür..cezbetme ve kendine bağlamaya yönelik çaba kadında aşırı bir
belirginle öne çıkar..gerçek teslimiyet yeteneğindeki eksikliği saklayıp
gizleme amacını güder.çünkü yaşamda
böyle bir davranış cezalandırılır..oysa gerçek sevgi cezp edip kendine bağlamaz….sevileni
özgür kılar..sevginin gerçek nitelik taşıyabilmesi için,cezp etme açık ve gizli
kıskançlık,depresif mazoşist tutum,üstünlük taslama gibi zincir ve
kelepçelerden vazgeçmesi demektir..erkek tüm karakteri bakımından zincire
vurulmaktan çok özgür yaşamaya eğilim gösterir..sanki kadın rezaleti fazilet
yapmanın yolunu keşfetmiş bir canlıdır..erkekten korkmak,kadını erkek
karşısında üstünlük taslamaya götürmüş,erkek tarafından tanınıp bilinme
korkusu,onu erkeği kendisine cezbeden gizemsel biri yapmıştır…varoluştan,yalnızlıktan
pasiflikten ve güçsüzlükten korku nedeniyle güçlü erkeği koruyucu ve doyurucu
bir tutumla cezp edip kendine benzetmiştir..çaresizlikten doğmuş
böylesi_erdemli_ özelliklere bel bağlayan kadın,kuşkusuz sevgi yeteneğinden
yoksundur,dolayısıyla erkeği ele geçirmek yada erkeği kendine benzetmiş
bulunuyorsa onu elden çıkarmamak için,söz konusu erdemleri ister istemez
güçlendirmek zorundadır..böyle bir tutumla,giderek kendisinin doğasına
yabancılaşır..neden ama diyecekler kadınlar,neden ama bu özelliklerle biz
erkeklerden daha yeteneksiz sayılalım..neden zincire vurulmaların,sevginin
istenilen nitelikleri taşımamasının suçlusu biz sayılalım..o halde bu konuya
derinleşerek çünkü diyelim..büyük
yineleme yasası,evet beden-ruh birliği ilkesi kendini bayraklaştırmıştır..söz konusu ilkeye
göre,nerede yaşayan bir insan bedeni varsa,o bedende yaşayan bir ruhun olması
gerekir..o da hücre gibi ikiye bölünür..nasıl ki üreme hücresi çoğalıp bir
yığın oluşturuyorsa,oda gelişerek karmaşık yapıya dönüşüyor..bölünme sonucunda
kadının üreme hücresindeki ruh,gelecekte kendisini bekleyen yaşam ortamına daha
büyük bir uyum yeteneğine kavuşuyor..ama organik olaya koşut olarak bu ruhta
tutucu niteliktedir..ve hücrenin küresel biçimi gibi başlangıçtaki karakterini
korur.yumurta hücresinin kendisi gibi,durağanlık,yerleşiklik,pasiflik gibi
özellikleri gösterir,yani kadınsal ilk ruh olarak,kadının bilinen temel karakter
özelliklerini barındırır bünyesinde,işte bu noktada da ,kadının üreme
hücresi erkeğinkinden ayrılır..çünkü
erkeğin üreme hücresi,beden-ruh bütünlüğü dolayısıyla değişim ve gezinim,hatta
göç ve saldırı gibi özellikleri içerir..yani devinim ve aktiflik,ilgili yapının
temel öğeleridir..dolayısıyla erkeğin üreme hücresinde erkek karakterinin ana
çizgilerini görürüz..bunlarda gerek iç gerek ise dış kabukları üzerinden
sıyırıp atarak dışarıya yönelme çabası ve bunun içinde zorunlu değişim
sürecinden geçme eğilimi,gezinim,aktiflik,savaşım ve nihayet özgürlüğe ulaşma
dürtüsüdür..ilk üreme hücrelerin ruh yapısı,biyolojik olaylarda tekrar yasası
genel geçerliliğini taşır,başlangıçta nasılsa,büyüme davranış ve ölüm olayları
da öyledir..kız çocuklarının,tutuculuk diretkenlik durağanlık ve pasiflik
özellikleriyle gözlerini dünyaya açarlar..ve kızların gelişerek kadına
dönüşmesi bu yüzden daha yavaş gelişir..değişim yetenekleri ,ilerde erkeğe
dönüşen oğlanlarınkinden daha güçsüzdür,ama buna karşılık daha çetin karmaşık
nitelik gösterir..,kadını erkeğe göre önemli derecede daha sorunlu,gelişmemiş
ve karmaşık bir cinsel eş durumuna getiren yeterince neden
bulunmaktadır..çocukluk yaşamında ilk iki ile dört yıl arasındaki sürenin
belirgin özelliği,anneye açık seçik
bağımlılıktır..oğlan ve kız çocukları için ilk obje bağımlılığıdır
bu..ve ilerde bütün obje ilişkilerinde model rolünü oynar..ve kızlarında daha
sonraki erkeklerle ilişkilerinde de aynı işlevi görür..bu yüzden kadın düpedüz
bir bilinçdışı bir davranışla,erkekte annesini arar..dolayısıyla cinsel
ilişkide temel bir düş kırıklığı yaşar..ve psikolojinin en temel alanı en
kusursuz psikoterapiyle bile giderilemez..erkeklerle ilgili olarak kadınların
başlıca yakınmalarına kulak verirsek,ilk planda erkeklerin hiç de sevecen
olmadıkları suçlamasıyla karşılaşırız..tüm sevecenliklerin modelini küçük kız
annesinde yaşar..söz konusu modeli bir özdeşleşme sonucu,annesinden kendi
benliğine akıtır..ve bundan böyle temel gereksinimi anne sevecenliğini
oluşturur..böyle bir sevecenlik,pek saldırgan denmeyecek,daha çok edilgin karakterdeki
uyum sağlamaya yönelik yaradılışına uygun düşer..sevecenlik görmek ve
göstermek,kızların varlığının hayli derinlerine kök salan özelliklerdir..bu
gereksinimi karşılayamayan erkekler,kızlar tarafından yadırganır….oysa temel
gereksinimine doyum sağlamak bakımından erkeğin işi daha kolaydır..çünkü cinsel
eşinde ilk sevi objesi olan annesi gibi yine bir kadın bulur..,yani cinsel
obje olarak seçtiği kadında baştan beri
bildiği ve tanıdığı biriyle karşılaşır..,nede olsa annesinin üzerinde hak iddia
etmekten ergenlik dönemine kadar el çekmemiş,ilgili dönemde annesi üzerinde hak
isteği daha bir güçlülük kazanmış,nihayet pek çok bakımdan annesinin modeli
sayılacak bir kadında karar kılmıştır..,oysa kız çocuğu için baştan beri erkek
o büyük meçhuldür..zaten doğuştan var olan edilgenlik ve çekingenliğe sonradan
ürkeklik ve korku ve yine korku gibi özelliklerin katıldığı görülür….kadınlar
erkeğin karekterini tüm
derinliliğiyle bir türlü
kavrayamaz,erkek onlara yabancıdır..,erkeği anlamadığı içinde kendini
anlaşılmamış hisseder..tıpkı uyuyan prenses gibi düş kırıklığına uğrar,kaçıp
bir regresyon kapsülünün içine sığınırlar..eskiden alışık oldukları kendileri
gibi aynı cinsiyetten bir kurtarıcıya başvurarak teselli arar,anlayış görmeye
çalışırlar..annedir bazen bu kurtarıcı,haladır ,teyzedir kız kardeştir,,bir kız
arkadaştır.. ve erkeklere karşı ise
sevgilerini giderek daha çok saklayıp gizleme yoluna sapar,yalancıktan sevgi
gösterisinde bulunurlar.ve düş kırıklığına uğramış kadınların, gösterdiği
tepkimeler uçlarda ya, yalancı orgazm yada aşırı derecede cinselliğe
düşkün,cinsel anlamda doymak bilmeyen,gerçek anlamda bir orgazmı bilmediği
,tanımadığı için ,gerek maddi gerekse
manevi ve cinsel olarak erkeği vampir gibi emip durur..ve bu kadınların
ağzından asla teşekkür sözü çıkmaz.. çünkü asla doyum sağladığı olmaz.. diğer
aşırı uçta ise; tüm kapıları dış dünyaya
kapatma eğilimleri ile dünyadan elini ayağını çeken,depresyonlarıyla çevresine rahatlık vermeyen veya
saldırganlıklarıyla çevresindekileri rahatsız eden kadın tipleridir..cinsel
tutkuları ve sevgi yeteneksizlikleri giderek mutlak bir frijiteye dönüşür.bu da
bir vaginizm(vagina krampı) yada tam bir cinsel perhizde(abstitenes) veya
tamamen kaçışla doruğa oluşan tipler.., bu iki aşırı uç arasında düş
kırıklıklarına uğramış kadınların çok,hemde pek çok karma biçimlerde yer
alır.mesela cinsel birleşmeyi evliliğin kendilerine yüklediği bir görev gibi bakıp
uygulayan kadınların sayıları korkunç denecek kadar büyüktür..bu bilgilere
freudun cinsellik kuramı üzerine üç
inceleme,werner kemper’in frijid kadınların karekter özelliklerine yönelik
bilgilerden yararlanılmıştır..ünlü psikoterapi uzmanı İsviçreli gustav graber;
erkekle yarışan,şan ve şeref düşkünü,sürekli çalkantı içinde ruh huzuruna
kavuşmamış kadınlar örneğine ise;hiçbir vakit bağlanmamanın ve ruhsal bir
gevşemenin üstesinden gelememiş,erkeğe çocuk gibi davranan,onlarda kusur
bulan,küçültüp aşağılayan bu kadınları çocuklarına gümbür gümbür sevgi seline
boğan anneler,yinehiç bir vakit çocukluktan çıkmamış bakışlarında saf mahsun
bir ifade,tam bağımlılıkla eli boş kalan kadınlar diye tanımlar..girişim
gücünden yoksun,erkeğini bekleyen kadın,sarı soluk benziyle kabuğuna çekilmiş
ömür tüketen kadın,ağırbaşlı sessiz,çevresini yine sıkıntıya sokan kadın sanki
bir özsuçlamanın simgesi kadın…sürekli boyun eğmelere hazır,acılardan kıvanç
duyan ıstıraplara eğilimli kadınromantizimle örülmüş dünyada aşırı
yardımseverlilikle çokluk mistik-metafizik denecek bir alacakaranlıkta sürekli
yaşayıp giden,ama günlük hayatta kendisinden bir şey istendiği zaman fiyasko
veren kadın..yalnız giyim ziynet eşyaları değil,tesadüfen karşılaşacağı daha
başka binlerce nesneyi ele geçirmeden duramayan ve bunun gibi yoluna çıkacak
bütün insanlara sahip rahat edemeyen,ilikleri emim kurutan,ama yinede doymak
bilmeyen kadınlar..ve bu iki uç arasına sıkışmış sağlıklı yaşayan kadınlar…peki
bu anlatılan,tanımlanan şekilden şekle giren kadının erkekle özdeşleşme ve
ruhunun en çok bilinçdışı bölgelerinde genellikle içyüzü yeterince kavranmamış
,organik nedenlereden kaynaklanmıyorsa ki,bu da seyrek karşılaşılan bir
durumdur,kadınlığa anneliğe karşı bir kendini savunma biçimi olarak tepkisel
yoldan çıkmaz mı..kadına ve anneliğe karşı kendini savunu ilksel bir olay olup
kökü derinlerde,değişik ürünlerin etkenleri ne olacaktı..kadınlık ve anneliğe karşı
her kadının bilinçdışı derinliklerinde yatan eğilim değildir,aynı eğilimi
kadınları korkatacak sıklıkla bilinçli olarak yaşadığı görülür..yeterki
açıkyüreklilikle içindekileri dışavurabilse..hemen her vakit erkeğin yazgısının
kendisininkine göre ne denli rahat ve imrenilmeye değer olduğunu
söylerken,cinsiyetin omuzlarına yüklediği rolü benimsemeye,kendini nasılsa öyle
kabul etmeye karşı neden bu kadar sık ve bu kadar bir güçle savunmaya çalışır
kadınlar…nedenleri otto rank ve yine graber
senteziyle ortaya konduğunda …..
İlk neden ;bilinçdışında varlığını sürdüren doğum travması
,doğumla annenin kaybedilmesi olayı,tüm hayatın ancak ölümle kıyaslanabilecek
kadar güçlü ve korkunç yaşantısı,ve suçlu annedir..anneye ve anneyle birlikte
tüm kadınlara karşı henüz oluşum evresindeki bilinçsiz ben tarafından
bilinçdışı bir yadsımayla karşı çıkılır,ben oluşumu ve ben yadsıması
burada,yani çıkış noktasında birbiriyle özdeştir henüz.doğum anne tarafından
ilk kapı dışarı ediliştir,beri yandan tüm yaşamın en acılı olayıdır..
uyuyan...lara
Yangın merdiveninin dolambaçlı yalnızlığında,üzerimdeki beyaz
pantolonun tüm ihtişamına rağmen en üst basamağının o ucuz boşluğundan
diğer basamakların giderek yerçekiminde
ağırlaşarak dökülüşünü izlerken beyaz bir pantolonun içinden varlaşmaya çalışan
bacaklarımı uzatıp oturuyorum,bacaklarım ağırlaşıyor .Topuklu ayakkabımın ucu
açık kısmında,yangın merdiveni gibi bir imgeden diğerine enerji yatırımının yer
değiştirmesi gibi bir çıkışın belirleyici organik yarı işlevselliğiyle parmak
uçlarımın çıkmışlığını izliyorum ,kımıldatmaya çalışıyorum hatta..bacaklarım uç
nesnelerine sahip çıkarcasına tekrar tepki veriyor ,parmak uçlarıma enerjimi ve
bakışlarımdaki tüm güdüsel arzularımı
döküyorum..eğilip gülerek üzerine ojeyle yapılmış nazar boncuklu ayak
tırnaklarıma dokunuyorum yarı açık bırakılmış,yarı özgür yinede ayakkabının
ucunda kurtuluşu olmayacak gibi yerleşmiş tırnaklarıma..geriye itilmiş olgular
bir iz taşırken,benim ileriye uç salmış tırnaklarımın izlerine kahkahayla
gülüyorum..beni her yerde arıyorlardır yine…bende yine kurtulmak istercesine
tırnaklarım gibi yarı özgür alanıma gelip aranmaların kişilerde yarattığı
gerginliğin biyolojik sürecini yaşamalarına bir kez daha olanak sağlar gibi,
terk edilen dengenin yeniden kurulması için amaç edinen arzunun yeniden
buluşması için arayanları ,bilinçli bir şekilde arzularında sıfır noktası yaratmak
benim en keyifli bekletişim oluyor,yangın merdivenin sıfırdan başlayıp giderek
hiçliğe dönüşen basamaklarında..sığara yakıyorum ve freud’un tüm yaşamın amacı
ölümdür,çünkü cansız canlıdan önce vardı, kelimelerini çok katlı beton yığınının yangın merdiveninde
düşünüyorum..tüm yaşamın amacının, ölüm olmadığını burası,
tüm yaşamın amacı beklide ölüm değildir dedirtecek gibi toprağa
basamaklarlarla silikleşerek sürüklerken yerçekimine yakınlığın yarı kesik
nefesini solutuyor, toprağın varlığında
tekrar nefes almaları ve varlaşmayı hatırlatırcasına.. cansızdan önce
inebilecek bir canlının varlığını yine yerçekimine ve toprağın kokusuna
karıştıracak bir dolambaçla aşağıya basamaklarıyla salıyor.yine toprakla her
inişin can çekişme olduğunu simgeliyor..ayağa kalkıyorum görmediğim basamaklara
eğiliyorum sigaram ağzımdan düşüyor , ayak parmak uçlarımın uç kısmında
inanılmaz bir acı hissedip bağırıyorum .ayyyyyy..uç kısımlarım benim canımı
yakan bir nedene hep bulaşmasına alışkın olmama rağmen yine burnumu atmosfere
dikip,acılarımı görmemeye çalışıp yerçekiminin inadına kaldırıp,ahlak
kavramının soyuta vurulmuş kalıplarından burnumu çıkartıyorum..ahlak sorgucuları
kadar yakıcı olan sigaramın sönmeyen kısmını parmak uçlarımla eziyorum.son
çıkan dumanlar benden son çıkan acıları simgeliyor .her şey bir can çekişme
sanki ölümü doğum imgesine yönlendirmek istercesine ateşlenen son kısımlarının
can çekişmesini hafifletiyorum eğilip tekrar üflüyorum tekrar nefes alıverişlerini
izliyorum ama sonlu olduğunu hala bilmiyorcasına tekrar dönüşü yeni bir doğumu
beklemenin acılı hezeyanına dönüyor,tekrar sorgulayacağını bilerek yeniden
alevlenmenin gücünü hissetmesi kısa süreli can çekişmelerinin acılı yanlarını
uyuşturup hissizleştiriyor…o sıra yoldan iki uyuyan prenses
geçiyor,yürüyüşlerine takılıyorum..düş kırıkları karakter niteliğine dönüşmüş
bir dökünülümle etrafına bakıyorlar,o
denli cansız dökülmüş , sosyal uyum konusunda isteksiz ama bakışlarının bir
yerinde hala bir prensi arıyorcasına bir ifade ekli…rahibelerdeki gibi silik
bir ses uykulu halleri biranda enerjimi yok ediyor,tekrar oturuyorum..sonra
inanılmaz benzerliklerle iki uyuyan prenses tekrar geçiyor,sonra tekrar..
İyelik eklerinden örümcek ağı örer gibi,bir çabayla boş midesini ovuşturan biri
daha,bir sığara daha yakıp şimdi beni her yerde arıyorlardırın çelişkisel bir
sinsiliğiyle aranan olmanın hazzında boğularak tekrar yüksek uçan bir kahkaha
atıyorum.sesimin yankısıyla Avusturya,Güney Amerike ve Afrikanın ilkel
kabilelerindeki yaşlı dişilerin ,bekaret bozma ayinlerine düşüyorum.ilk adet
görmelerinden kısa süre sonra bir cisim yada parmaklarıyla kızlar üzerinde
deflorasyon işlemini gerçekleştirip,bekaretlerini bozuyorlar,bu arkaik töre
,uyuyan prensesleri yangın merdivenlerinin altından sürüklüyor,dişilerin dış
dünyayla her türlü ilişkisini soyutlayarak uyku kılığında hem düşlerine
düşüyor,hemde düşlerinden süzülen bakışlarına…travmatik
yönden bekareti açılmış dişiler geçiyor,her geçişte ergenlik olayının
tamamlanmamışlığını yansıtıyor…bir çiçek gibi açarak
kadına dönüşemediler mi………, sararıp solar yaşamları sonra masallardaki
anlamlarla kendilerinin bir gün bir prensin kurtarıcı öpücüğünün imdada
yetişmesini beklerler,mucizevi iyileşmenin bu olduğunu düşünerek erkeğin’’bebeğim’’ nezaketsizliğiyle
mucizevi iyileştirici kelimelerini beklerler..beklentileri her erkete aynı
olur,her erkekte beklenti aynılaşarak çoğalır,bebeğim bebeğim bebeğim
uyumalıyımmm..heyyyy seni arıyoruz diyor arkamda silik sesli rahibe bakışlı
arkadaşım,seni toplantıya bekliyoruz,ya inanmıyorum,gittiğin yeri bir kere
söylesen olmaz mı diyor homurdanarak,gülüyorum dönmeden oturduğum yerden olmaz
bebeğim olmaz diyorum ,homurtu sesi silikleşiyor..önümden geçen uyuyan
prensesler arkamda homurdanarak kayboluyor…prenslerin
ağzından uyuma bebeğim kelimelerine karışıyor, kendi içinde yalama yapmış vidalar gibi dönmeye
devam ederkenken,deneysel edinimlerin,edininimsel paradoksunda statik olmayan
dinamik süreçleri yaşıyoruz
20 Aralık 2013 Cuma
tuz ve kurt
Bulamıyorum,bulamıyorum……..,yeni yarı özgür alanlar yaratmalıyım..keman çalarken yarattığım ansızlığın içinde benzinle alevlenen fitilin, boyutunda olsa yeter,keman çalıyorum kısık bir ateş aydınlatıyor,karanlığa vurulmuş özgür alanımı ve bir anda yer arayışına zorlayan dün kü deşifre olmuş yarı özgür alanımı karanlığa gömüyor..kızıyorum,öfkeyle kemanıma dokunuyorum, oda bana kızıyor.. bende uyuyan prenseslere…benim özgür alanıma göz dikip karanlığıma acısız uzanmak için sık aralar orayı mekan belleyecekti Reinhold Conrad Muschler’in ,the unknown kitabındaki taşralı kızın hayallerini taşıyacaktı..benim yarı özgür merdiven boşluklarımda ,uyuyan güzellerin inconnue düşleri seine nehirine akacaktı..bulmalıyım bulmalıyım ve bir anda çılgına döndüm pencereyi açıp denizin taşıdığı tuza doğru bir çığlıkta buldummm ağzımı, ağzımın içine tuz oldu,hiçbir tat tuzun dilimde yarattığı uroborik dokunuşu hissettirememesi tuza olan özlemimi pik seviyeye çekip,hep bir bahaneyle tuza yaklaşmak için çığlık atmaya zorluyor du..her zamanki yelkovanın ve akrebin birbirine dokunurken yaşadığı dikelmeyle gözlerimi açıyorum,saat 5..pencereyi açıp bir çığlık atıyorum hımmmmm tuz,rüyamdan yansıyan Herzog’un Ölüm Cinleri yapıtındaki dişiler, Bayan Werlte’deki yılanlar,çiyanlar tarafından didik didik edilen leşler ,dilimdeki tuzun büyüsünde parvati erdemiyle soyunarak yok oldu,bu saatlerde bir devinim benim için koşmak, soyunarak geride bıraktıklarım öylece yatağın üzerinde derin bir uykuya dalarken beyaz eşofmanlarım üzerimde uyanarak soluyor..alaca karanlık,inanılmaz bir hanımeli kokusu,kuş seslerinin kalp atımlarıyla hızlanan kalp atımlarım ötüyor.tüm vücudumdaki dünden kalan kimyasallarım yeniden atılıyor benim olmaktan çıkıp koşarken yaydığım enerjiye karışıyor,her soluk alışımda ağzıma tuz oluyor her soluk verişimde tüm gözeneklerimden tuz düşüyor..vücut ısımın hoyratlığı nefesimi kesiyor eve geldiğimde,duşumu alırken çığlık çığlığa tuza bulanışımın tadını çıkartıp işe gitmek için hazırlanıyorum ,yüzümdeki hınzır bakışı yakalıyorum aynada,yeni yerimin hazzal dalgalanmalarını kaşlarımın şeklinde oynamalar yapıyor,bir ressamın son rötuşları gibi..
Üzerimde limon rengini çalmış tek parçalı elbiseyle ve ayaklarımda topuktan açık yüksek ölçeli ayakkabılarla tırmanmaya çalıştığım yeni keşfettiğim alana yaklaşmanın, nefesimin ve kalbimin üzerine bıraktığı ağırlığı yok sayarak çok katlı işyerimin en üst katının çatıya açılan ahşap ve dik kapısını açıyorum, tavan arası bulanıklığı ve boğukluğu bir anda hevesimi yere düşürüyor,tüüüüü diyorum öfkeyle ,etrafıma hınzır bakışlarımın kaybolup sıfıra vurduğu bir hiçliği taşırken, cılız ışık gelen pencereye yaklaşıyorum pervazını itince küçücük bir teras görüyorum,inanılmaz bir uçkunlukla gökyüzüne yaklaşır hissederken adrenalinimin ve endorfinimin yavaş ve melodik salınımını dinliyorum,kocaman gözlerim dar alanı dolduruyor taşmak istercesine daha da büyüyor ,pencereden terasa geçerken ayakkabımın arkadan açık topuk kısmına çivi batıyor.bağırmak bir yana gülüyorum halime dün sigara parmak ucu birlikteliğim canımı acıtırken,bugün çivi ile topuğumun birlikteliği beni gıdıklıyordu,gülme kirizine girmiş hem kahkaha atıp hem de isterik kısa gülmelerim ravelin bolerosuna benziyordu,topuktan gelen sıcak ve kırmızı kana alıdırış etmiyorum,bolero,bakire topuklarım kanıyor,bolero diyerek gülüyorum… bir anda gözlerimin içinde milyonlarca ışığın dolduğu bir aydınlık vuruyor,çatı katlarının turuncuya vurmuş kiremitleri yansıyor,ışıkta hepsi kırmızı başlıklı kıza dönüyor,başkalarına benzemeyen kendine özgü kız!nazlı şirin herkesin sevgisini kazanmış albenili küçük kız..uç noktaya gelip eğilip aşağıya bakıyorum.derinlikler içine çekilirken bedenimin geri reflekslerini dikkatle dinliyorum,inatçıyım biliyorum,reflekslerimde biliyor,ben eğiliyorum o ,az geri çekebiliyor,ben eğiliyorum o karşı koyamıyor..yanımda pipomu getirmiş olmam hazzımı bu yüksek noktada dengeliyor,tütününü doldururken gözlerim bir anda güvercin yuvalarına takılıyor oy oy oy ,her yerde güvercinler geziniyor kırmızı başlıklı kızlar konuşuyor güvercinlerle..tütünü yakıyorum eğilip tekrar baktığım sıfır noktasında iki kırmızı kızın arkasından yaşlı ve ağzından salya akıtan bir kurt…. ,kurt nerden çıktı ya…,bir adam takılmış gözlerini kısmış bir avcı gibi siperlenmiş bedeninde kasılarak ilerliyor..gerçi masalda kötü kalpli kurt üvey anne simgeside olsa,kendime misognie tanısı koydurmamak için;zentriumdan topladığım ürünleri periferde serperek ambivalens bir kuvveti yeniliyorum.. karşılaşacakları tüm sınavları başarmak istiyorcasına, kırmızı başlıklı kızlar şirin ve neşeli ilerlerken sağlam adımlar atıyor dert umutsuzluk düş kırıklığı mutsuzluğa karşı onca filozof,ermiş ,ozan ve psikologların karşıt bir görüşüyle derinliğe ilerliyorlardı.evet acıya hayır derken ,anne karnındaki tüm gereksinimlerden uzak yaşamı sürekli diriltmeye çalışır yeniden bir doğuşla esenliğe ulaşmaya çalışan parlak gözlerininin derinliklerin de korkudan uzak ilerlemeye devam ediyorlardı..işte bu yüzden çöl vaazlarının acı çekmenin yazgımız olduğunu söylemelerine çıldırıyor derin nefes çektiğim pipomdaki tütünün dumanını içimde tutuyorum,ama acı çekmiyordum..gerçek ve en öz ruhumuz hep etkinlik içinde olacağını biliyorum,tırmanacak,kanayacak acıyacaktır.ama gerçek mutluluğa iç huzura kavuşmak istiyorsak sözünü ettiğimiz gerçek ve asıl ruhumuzu uykusundan uyandırmamız gerekecektir..gerçek ruhuma apaçık bir aydınlıkla tütünün griye çalan rengi bulaşıp dudaklarımın arasından tekrar yeniden bir oluşumla canlanırken,Thomas a Kempis sözleri beynimde çalkanmaya başlıyor’’acı senin için bir yük oluşturduğu ve sen ondan kaçmaya çalıştığın süre,sıkıntıdan baş alamayacak,elinden yakayı kurtarmak istediğin acı nereye gitsen peşinden gelecektir’’..bir daha çekiyorum ,bir daha daha …çevreye bakınıyorum yerde bekareti bozulmuş topuğumun bıraktığı ize takılıyorum,oysa kırmızı başlıklı kızı yutan kurt acı çektirmeden kanatmadan yutmuştu..bir derinlikte uyumadan kendi sorgusunu yapsın diye ,kendi kendini sorgulayanların zaten derinlerde kanaması olmazmıy dı…..,bütün masallardaki gibi baba kurtarıcı rolünü oynar kırmızı başlıklı kızı da kurtarırdı,tam o sırada 50_55 yaşlarında bir başka adam,kızları takip edip taciz eden kurt’a..,pardon adama kızıyor..’’ayıp ayıp çocukları rahat bırak’’diyen toklu bir ses tonunu taaaa yukarılardan sıfır noktasından işitiyorum..yukardan el sallıyorum babaya.beni görmüyor,seviyorum babayı, sıfır noktasından eğilip daha da yakınlaşıyorum..ama dokunamıyorum..kırmızı başlıklı kızların kurtarıcı babaya gereksinimi yoktu,yürümeye devam edip silikleşerek gözden kayboldular,içsel değişimlerle yeni şapkalar takarlar acıyı bilir hayattan tutunmayı bırakmazlar..kiremitlerin kırmızı rengi, renk değiştiyorlar güneş ışığında, tıpkı kırmızı başlıklı kızların hayata her merhaba deyişinde şapka rengini değiştirmeleri gibi..anne güvercin uçuyor yarı pike yapıyor gözleri yavrusunda uzakta olsa bakışını esirgemiyor..ne keyifliii bir gün acı var topuğumda ama mutsuzluk nesne tanımıyor bu gün bende..parmak uçlarımın gerisinde kalan topuğumdaki acı bile beynimin içinde çalan eni vici vokke şarkısının tonuna yaklaşamıyor,oracıkta hareketlenip dans ediyorum,yumurtalarının üzerinde Meryemlerle…. eni vici vokke, eni vici vokke….,beni bulamıyorlar ya her yerde tırım tırım arıyorlar ya hele bu saatte eni vici vokke..hem gülüyor hem dans ediyor hemde yeni bir devri açıyordum çok katlı binanın terasında başlık değiştiriyordum,……..Meryemlerle dans eden kırmızı başlıklı kızla…….
19 Aralık 2013 Perşembe
18 Aralık 2013 Çarşamba
ölümün eşiğnde rastlantı..
aynı anda arzu eden nefeslerimizi sakla.............
insanlar sevdiklerine arzu duymazlar ,arzu duyduklarını da sevmezler..
ve bana benziyor oluşunuzun ikilemi
insanlar sevdiklerine arzu duymazlar ,arzu duyduklarını da sevmezler..
ve bana benziyor oluşunuzun ikilemi
17 Aralık 2013 Salı
erkek davrandığı gibi,kadın göründüğü gibi
ve kadın; içindeki gözlenen ve gözleyen kişilikleri,ona ait olanı iki ayrı öğe olarak görmeye başlar..
gösterenin saplantısı..
herşeyi unut hadi gördüklerinin imgesini ver sadece...seni hiç tanımama inanman gerekiyor..gördüklerindeki uyumsuzluk nedir böyle,anlatım diline ters düşen bilincin,içinde bulunduğu geleneği kutsama gibi,ters düz olduk,gerçeği gösterenin saplantısı,yalancı imgeleri sürdürmeye yönlendiriyor ikimizi
15 Aralık 2013 Pazar
magdalene
Düşünme imgeler içinde gerçekleşir. İmgesini görmediğimiz bir şeyi düşünmemizin imkanı yoktur.
12 Aralık 2013 Perşembe
Lautréamont
umutla bağdaşmaz acı.Bu acı ne denli büyük olursa olsun,yüz arış daha yukardadır umut.öyleyse,rahat bırakın beni araştırıcılarla,kahrolsun ustalıklar,kahrolsun gülünç kancık köpekler,numaracılar,gösteriş meraklıları !umudunu keser,acı çeken ve bizi saran gizemleri teşrih masasına yatıran.kaçınılmaz gerçekleri tartışan şiir daha az güzeldir tartışmayandan.aşırı kararsızlıklar,yararlanılamayan yetenek,zaman yitirme:hiçbir şeyi denetlemek kolay olmayacak artık
2 Aralık 2013 Pazartesi
Fantazmagori /Sahip olma
Anlık coşku patlamalarına sebep olan depresif-konformist faydacı akışın kullandığı ‘’sahip İm’i ‘’yalnızca o ertesi sabah gelen ve aman vermezcesine ayıltan bir hayal kırıklığıyla takip edilmek üzere rastgele sarsalayıp geçen ‘’anlık coşku’’dan öte değildir.olunan ve olunmayan sadece paradokstur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















