Sayfalar

24 Ağustos 2010 Salı

çöptür bütün yazılanlar.....






Aklından geçenlerin bir bölümünü dile getirmeye çalışan şu zıpçıktılar,



domuzdurlar.



Tüm bir edebiyat sahnesi bir domuz ahırıdır, özellikle bugün.

Şu, zihinlerinde referans noktaları bulunanların tümü,

kafalarının belli bir yerinde demek istiyorum,

beyinlerinin iyi lokalize edilmiş bölgelerinde,

şu, diline hâkim olanların tümü,

şu, kendileri için sözcüklerin anlamı olanların tümü,

şu, sözleri anlam taşıyanların tümü,

şu, kendileri için düşünce akımlarının ve ruhun daha üst düzeyleri bulunanların tümü, şu, zamanların ruhunu temsil edenlerin tümü,

ve bu düşünce akımlarını adlandıranlar,

kılı kırk yaran endüstrilerini ve zihinlerinin her yana yaydığı mekanik gıcırdamaları düşünüyorum,



- domuzdurlar.



Şu, kendileri için ancak belli başlı sözcükler ve belli başlı varolma biçimleri bir anlam ifade edenler,

şu, dört dörtlük ve net kimseler,

şu, kendileri açısından duygular sınıflandırılabilir olanlar ve gülünç sınıflandırmalarının kimi noktaları üzerinde tartışmalar yürütenler,

şu, hâlâ “terimler”e inananlar,

şu, çağın kokuşan ideolojilerini irdeleyenler,

şu, karıları pek zekice tartışanlar,

kendiliğinden çok zarif konuşan ve çağın ideolojileri üzerine kafa yoran

hanımefendiler,

şu, aklın bir yönlendirmesine iman edenler,

şu, keçiyollarını izleyenler,

şu, isim düşenler,

şu, kitaplar salık verenler,



- en kötüsüdür domuzların.



Sen değilsin asıl mesele, genç adam!



Hayır, sakallı eleştirmenlerdir benim üzerinde durduğum.



Ve henüz söyledim sana: çalışmalar değil, dil değil, sözcükler değil, hiçbir şey değil.



İyi bir sinirölçerden başka bir şey değil:

Anlaşılmaz bir durma noktası zihinde, her şeyin orta yerindeki doğru.

Ve bu “her şey”i adlandırmamı bekleme, onun kaça ayrıldığından ve ağırlığından söz etmemi sana,

sakın bana onu tartıştırabileceğini düşünmeyesin,

ve tartışırken kendimi unutarak, ayırdına varmaksızın,

bu yüzden başlayacağımı DÜŞÜNME’ye,

-onun aydınlığa kavuşturulacağını sanmayasın,

yaşayacağını,

tüm iyi cilalanmış anlamlarla binlerce sözcükte kendini süsleyip püsleyeceğini,

tüm ayrımlarla,

ve sanma sakın onun çok duyarlı ve içe işleyen düşüncenin tüm nüanslarını açıklayabileceğini, tüm biçimlerini.-

Ah, hiçbir zaman adlandırılamıyor böylesi durumlar, bu seçkin konumları ruhun,

ah, aklın bu molaları,

ah, benim saatlerimin besini bu küçücük başarısızlıklar,

ah, olgularla çalkalanan bu güruh

-hep aynı sözcükleri kullanıyorum ve gerçekten düşüncemde pek ilerlemiş görünmüyorum, ama doğrusu sizden daha ilerideyim,

sakallı eşekler, münasip domuzlar, sahte dünyanın efendileri, portre muşambaları, dizi dizi yazarlar, temel bilgiler, davar yetiştiriciler, böcekbilimciler, benim konuşmama dadanan vebalar.-

Size nâtıkamı yitirdiğimi söyledim, ama hâlâ konuşmakta diretmeniz için bir neden teşkil etmez bu.

On yıl içinde, bugün sizin yapmakta olduğunuz işin aynısını yapacak olanlarca anlaşılacağım yeterince. Sonra gayserim bilinecek, buz ada’m görülecek, zehrimi sulandıran giz öğrenilecek, ifşa olacak ruhumun oyunları benim.

Sonra her tel saçım, aklımın bütün damarları gömülecek kirece,

sonra Ortaçağ hayvan öykülerim algılanacak ve bir şapka olacak gizemli havam benim. Görecekler sonra taşların buharının eklemlerini

ve imgelemimin ağaç biçimli buketleri billurlaşacak sözcüklerde,

sonra göktaşlarının düştüğünü görecekler,

görecekler ipleri,

sonra anlayacaklar bir geometriyi uzaysız, öğrenecekler ne anlama gelir aklın düzeni, ve nasıl aklımı yitirdim, anlayacaklar.

Aklımın neden burada olmadığını anlayacaklar sonra,

görecekler tüm dillerin hızla kuruduğunu, tüm zihinlerin suyunun çekildiğini, ağızlardaki dillerin pörsüdüğünü, insan yüzleri dümdüz olacak ve sanki sıcak hava deliğince soğurulmuş gibi havası kaçacak,

ve bu yağlayıcı zar sürdürecek havada yüzmesini, bu yağlayıcı acımasız zar,

bu iki kat daha yoğun, çokkatlı zarı sayısız yarığın,

bu melankoli ve bu batıcı zar,

ama çok duyarlı, çok kendine özgü,

hem çarpma ve bölmede hem de yarıkların, duyguların, hapların ve zehirli sulamaların bir çakımıyla geri dönmekte çok yetenekli,

sonra tüm bunlar evetlenecek,

ve gerek kalmayacak daha fazla konuşmama benim.











SONUÇ



- Peki, neydi amacı bu radyo konuşmasının, Bay Artaud?



- Öncelikle, resmen onaylanmış ve benimsenmiş belirli toplumsal müstehcenlikleri kınamak:



1. Henüz doğmamış ve bir yüz yıl içinde yahut daha uzun bir zaman sonra doğacak ceninlerin yapay döllenmesi için çocuklar tarafından bağışlanan bu çocuksu sperm boşalımı.



2. Kolomb öncesi Kızılderili kabilelerinin aşağılanmasına yol açan savaşsever eski Amerikan emperyalizminin, Kızılderili kıtasının her noktasını işgal eden bu aynı Amerikan halkında yeniden doğuşunu kınamak.



3.- Çok tuhaf şeyler söylüyorsunuz Bay Artaud.



4.- Evet, tuhaf şeyler söylüyorum,

bizi inandırdıklarının aksine,

Kolomb öncesi Kızılderililerin tuhaf bir biçimde uygar insanlar olduğunu ve gerçekte salt vahşet ilkesine dayalı bir uygarlık biçimini bildiklerini.



5.- Ya vahşetin tam olarak ne anlama geldiğini biliyor musunuz?



6.- Pat diye mi? Hayır, bilmiyorum.



7.- Vahşet, kan sayesinde ve kan akana dek Tanrı’nın, o bilinçsiz insan hayvanlığının

hayvanca rastlantısının kökünü kazımaktır, her nerde görülürse.



8.- İnsan, dizginlenmediğinde, erotik bir hayvandır,

esinli bir ürperti taşır içinde,

bir tür nabız atışı

ki sayısız hayvan üretir:

eski kabilelerin genellikle Tanrı’ya atfettikleri biçimler.

Bu oluşturdu ruh diye bilinen şeyi.

İşte, Amerikan Kızılderililerinden kaynaklanan bu ruh, bugün dünyanın her yerinde, yalnızca

hastalıklı ve bulaşıcı gücünü vurguladığı bilimsellik pozlarıyla kendini yeniden ortaya

koymakta, apaçık durumu ahlaksızlığın, ama yıkımlarla üreyip çoğalan bir ahlaksızlık,

çünkü, isterseniz gülün bana,

mikroplar diye bilinen şey

Tanrı’dır,

ve biliyor musunuz, Amerikalılar ve Ruslar neyi kullanarak yapıyorlar atomlarını?

Tanrı mikroplarını kullanarak.



- Sabukluyorsunuz, Bay Artaud.

Delisiniz.



- Sabuklamıyorum.

Deli değilim.

Size, yeni bir Tanrı düşüncesini yürürlüğe koymak için mikropları yeniden icat ettiklerini

söylüyorum.



Tanrı üretmenin yeni bir yolunu buldular ve mikrobik zehirleyiciliği içinde ele geçirdiler onu.



Bu çivilemektir yüreklere onu,

insanların en sevdikleri yere onu,

sağlıksız cinsellik kisvesi altında,

insanlığı, şimdi yaptığı gibi çıldırtmaktan ve tetanozlamaktan haz duyduğu anlarda edindiği

hastalıklı vahşetin uğursuz görünümüyle.



Evrensel olarak uzaya yaydığı sahte görünümlerle onu boğmak için saflığın ve benimki gibi temiz kalabilmiş bir bilincin ruhunu kullanıyor ve bu yüzden Artaud le Mômo’nun halüsinasyondan yakınan bir kişi görünümüne bürünebiliyor.



- Ne demek istiyorsunuz, Bay Artaud?



- Demek istiyorum ki, ilk ve son olarak, bu maymunun işini bitirmenin yolunu buldum

ve gerçi kimse Tanrı’ya inanmıyorsa da artık, gitgide insana iman etmede herkes.



Demek, insanı iğdiş etmeye karar vermemiz gerekmektedir tam da şimdi.



- Nasıl yani?

Nasıl yani?



Nerden bakılırsa bakılsın, siz bir delisiniz, deli gömleği çoktan hazır bir deli.



- Onu, son kez olmak üzere, anatomisini yeniden oluşturmak için

otopsi masasına yatırarak.

Anatomisini yeniden oluşturmak için, diyorum.

İnsan hasta, çünkü kötü inşa edilmiş.

Çırılçıplak soymaya karar vermeliyiz insanı, onu ölümcül bir biçimde kaşındıran

mikroskobik hayvancığı kazıyıp çıkarmak için,



Tanrı’yı

ve Tanrı’yla birlikte

organlarını.



Çünkü, isterseniz beni bağlayabilirsiniz,

ama bir organdan daha işe yaramaz bir şey yoktur.



Organsız bir beden yaptığınızda onu,

bütün otomatik tepkilerinden kurtarır

ve yeniden inşa edersiniz gerçek özgürlüğü için.



Sonra yine tersyüz dans etmeyi öğreteceksiniz insana

dans salonlarının taşkınlığındaki gibi

ve bu “tersyüz”, asıl yeri olacak onun.

Çeviren:

Erdoğan Kul

Antonin Artaud’un “Çöptür Bütün Yazılanlar”

23 Ağustos 2010 Pazartesi

......?????

Hayali düşüncelerde kendini görüntüleyememe,kısmen ölümdür..bu durum başkasının suçlarını yüklenerek mikrososyal ailenin dünyasında ölmekle benzerdir.(bu bir matematiksel işlevi çağrıştırır) hayali beyanatlar gerçek ise,gerçeklerin mecaz olması ise gerekli değildir içler dışlar çarpımınında ortaya çıkan denklemin sonucu =gerçek virüs bulunamazsa,başka biri tarafındandan sosyal bir virüs türetilir....peki ben hala kismen ölüm kısmına neden takılıyorum...

...........bu iki paragraf ancak antonin artaud gibi bir büyücü tarafından birleştirilebilirdi._65 elektro-şok_la tehdit ediliyor olsa bile ..(ki bu yüzden kurumlaşmış psikiyatri yöntemlerinin süregelen uygulamalarını tam bir vahşet tiyatrosuna benzetirim/deney olarak insanları kullanır)

doğumdan ölüme kadar kutu içinde yaşadığımız söylenebilir…kurtuluş görüşü şöyle gerçekleşir;uterustan çıkıp aile kutusuna düşeriz,buradan okul kutusunun içine gireriz,okul bittikten sonra ise dimdik ayakta duran kendi kutumuz içinde olmaya şartlanırız,sonunda pek tabi rahatlayarak tabuta konuruz..

16 Ağustos 2010 Pazartesi

ufuk çizgisi,salt dikey olsun diye ''veda''.................

Adam ve kadın bir ömür boyunca


Paralel çizdiler!

Aynı yapılardan çıkıp

Aynı sokaklardan geçip

Aynı caddelerde gezdiler.

Hiç mi

Birbirine aykırı düşmek istemedi

Bu iki çizgi?

Hiç mi birbirlerini kesmek geçmedi

İçlerinden?



Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Günlerine birlikte başladılar

Birlikte bitirdiler

Aynı çarşaflar üzerinde

Birbirlerine paralel

Gecelerini birlikte geçirdiler.

Hiç mi içlerinden zig-zag çizme isteği

Geçmedi?

Gerçekten bu iki çizgiden hiç biri

Salt ötekisine dikey olsun diye

Kendisini asmak istemedi mi?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Bir ömür boyunca

Aynı tavır aynı yüz.

Aynı vücut, aynı ses.

Aynı koku, aynı nefes.

Hiç mi yalnız kalmak isteği

İliklerine işlemedi?

Hiç mi öğürmek gelmedi içlerinden?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Bu iki çizgi

O raydan ayrılmadan, kömürlerini bitirdiler

Yitirdiler ömürlerini

Bir cehennem azabı içinde yitirdiler

Hiç mi elleri

Birbirinin elinden başkasına değmedi?

İçlerinde bir kez olsun

Başkalarıyla paralel çizme tutkusu

Filizlenmedi mi?

Ben orasını bilmem.

Bildiğim

Sonsuzda bile birleşmedi bu iki çizgi

Toplum birbirine paralel mezarlara yatırdı

Bu iki cinsi.

Yani bu iki çizgiden

Hiç biri

Hiç özgürlük nedir, mutluluk nedir bilmedi mi?

Ben orasını bilmem.

Peki bu köleliği

Kendileri mi istedi ki?

Değilse bunun sorumluları kimdi?

Ben orasını bilmem dedim.

Bildiğim

Bu iki çizgi

Birbirine zincirliydi.

Adam  ŞENEL
alıntı teleandregenos ütopyasında evlilik hayatı(bizahati okunmalı)


soruların yanıtını kendi kendime vermeye çalışınca pekde anlamlı olmadığı sonucuna vardım.şıkırt şıkırt diye bir ses,hala şıkırt şıkırt zincirli bir düğüm sesi..yazdıklarımı ikinci kez okuma alışkanlığım yoktur,basit olmayan obsesyon..bu sıralar obsesyonlarımı zorluyorum,ve obsesyonlarım acil ünitelik oldular,yoğun bir epistaxis süresinde uygulamaya çalıştığım arter ligosyona vazelinli tampon eh işte işe yaradı.ikinci kez okuyunca farkettim ki,%70 external,şığırt şığırt şığırt,hatta %82 ...bu ne demek mi oluyor ''OKB''%82 GİBİ BİR ORANla kelimelerimi TEK BİR ŞAHSIN KELİMELERİNE yönelik yazmışım..neden ama 2009 yılı ağustos ve 2010 ağustos bu tam 365 gün ,harcanan vakit asla değil,peki öyleyse bu soruya nasıl bir cevap yaklaşır..kesinlikle patolojik...papürüslerimi okurken cidden dehşete düştüm..gereksiz bir yakın ilginin neden olduğunu sandığım bu beslenme süresi eşitsiz bir beslenme,özgürözerk beslenmenin yok olduğu sanrılı bir postür..kifoz resmen kifoz...denetim terörü..ben orasını bilmem demeyeceğim...biliyorum..
artık biliyorum perdeler arasındaki çığlığın ,kendini evinde hissettiği diyafram kası,sensin..teşekkür ederim.katlanabilirliğime muhatap olduğun için:)..beş yıl olmayacağım,ve 1 yıl süresince seni okumak ve seni yazmak çok eşsiz bir tattı..teşekkür ederim..iki hafta içinde gidiyorum,ve önümüzdeki beş yıl içerisinde muhtemelen seni okuyup yazmayacağım döndüğümde,tüm yazdıklarımın bir parşömen görevi yapacağını biliyorum..umarım arayışlarını gerçekleştirmiş,mutluluğunun savcılığını yaparken bulurum seni....ufuk çizgisine her bakışımda seni anımsayarak iyilikler dileyeceğim...
iyi kal.....
beş yıl sonra görüşmek üzere.......

14 Ağustos 2010 Cumartesi

.


Varlık durmadan bastırılan monotonlukla fren yapar,kişilik denilen esrarengiz gücün üzerinde. Bu kelimeleri tekrarlayan beynim bir çağrışımla ikinci kez aynı filme uzatmıştı ellerimi, gün boyu bir sessizliğin içinde beynimde ritimleşen aynı monoton kelimeleri sıralamıştım ..yine izledim...sessizlik artan çoğalan taşan. tarihin, aşkın ve Tanrı'nın sessizliği üzerine bir film diyen yönetmen ve http://www.dailymotion.com/video/x7eua8_to-vals-tou-gamou-eleni-karaindrou_music ve sessizliği bilen sessizliği yaşatan,taşkın olan bir sessizlikle..






"birisi, kim olduğumu ne istediğimi sorarsa.

bir kadın mesela.

‘hiçbir şey’ diyeceğim. ‘sadece geçiyordum.’

‘bir vakitler burada yaşamıştım."



Bir yığınlık var üzerimde suskun ,yılgın devrilecek bir temeli olan ,kollarımdan biri tutup fırlatsa gelişi güzel,fırlattıktan sonra üzerime çullansa nefes alamaz haldeyken sessizlikleri yıkan gürültüleri duysa kulaklarım..oysa yaşamımda açılan boşlukları daha fazla genişletebilecek bir şekilde duruyor kulaklarımda kaptığını yutan bir canavarın iştahsızlığı ile öylece duruyor..sessizlik sessizlik sessizlik..illa da istediğim sessizlik şimdi bende güven uyandırmadığı gibi korkutacak şekilde duruyor,öylece.. nasıl bir çelişki bu ne arıyorum,bulduklarımın hepsi neden büyütüyor boşluklarımı,kaprisli bir ruh halini benden esirgemeyen genetiğimi dinlemek ile çelimsiz bir gecede gırtlağımdan ses çıkarmadan geçen şarabın farkı yok,daha nice gırtlaktan geçecek olan şarap daha ne kadar fermente olacak,daha çoğula sahip olmak için,ruhum yüzde kaç oranında mayalanacak..daha ne kadar bekleyeceğim..ne zaman lezzet alacağım içtiğim şaraptan,yaşadığım hayattan bulduklarımdan..bilmediğim hislerin peşinden koşarken aynı tadı hissedeceksem,ya yeniden hisedeceksem ,bilinmemezliklerin ortasında bocalayışım telaşlı çaresizliğim,tüm boyutlarıyla algılayamadığım gerçeğin,kaçarken bıraktığı ayak izlerini takip ederken bana sorulan soruya yine mi sadece geçiyordum diyeceğim..ve bir vakitler..kaç gündür uyumuyorum,sabahları koşmuyorum,hem uykuya kaçacak hemde kendimden kaçacak ,zamansızlık yaratmamak için iki gündür telefonlara bile cevap vermiyorum,kimseyle görüşmek istemiyorum,ve bir vakitler adanada pamuk tarlasında ayşe olma hayalini kurmuyor,ve bir vakitler ayşenin pamuk tarlasından kurtulma amacını,hayllerle süslediği düşleri kurmuyorum..kaz çobanı olan yeşil kocaman gözlü gülün hayallerinin içine giremiyorum ve yine bir vakitler gözlerinden akan mutluluğun taşkınlığıyla gülümseyen ıssız köylerin genç kızlarının,kollarında taşıdığı su kovalarını taşımıyorum,onların tutkularını heyecanlarını içmiyorum..bir vakitler geçtiğim tüm yollardan geçen kadınlara öykü yazmıyorum,dere kenarında çamaşır yıkayan kahkahaları dinlemek için gizlice onları gözlemiyorum..çünkü bir vakitler onların düşlerinde mutluluk vardı,yüzlerinde gülümseme avuçlarının içinde dokunsan kırılacak yürekleri,masal kahramanlarıda dahil hepsinin şimdilerde düşlerinde hiçbir şey var,sahip olunan tüketilen,sahip oldukça eskitilen,daha çabuk elde edildikçe tadsızlaşan hiçbir şey..hiç bir şey bu kadar monotonlaşmamıştı şimdide,varlık altını iziyor…sade de olsam,yeşim gül ayşe selin ışık kiraz justine yada juliette olsam ne fark eder,üstümü çiziyor varlık…sadece geçiyordum,sessiz,doyumsuz tadsız,tuzsuz..kim olduğumun ne önemi var ne olamadım,sadece geçiyordum..sanırım bu veda hutbesine dönecek,çünkü artık yazmakta istemiyorum…sessizce sadece geçiyordum…

hoşcakalın.....
http://www.wat.tv/video/musica-nuda-non-ho-eta-live-ulyg_2ey2j_.html
http://www.dailymotion.com/video/xduhqs_musica-nuda-i-will-survive_music

!!!

Retinamın üzerine düşen düz ve baş aşağı görüntüler,derinliği algılamayan insanın dipsiz karanlıklardan kurtulamayacağının belirtisi gibi yansıyor..insan son derece kördür..dikey bir doğruda al aşağı edilmiş üç boyutlu görüntüyü yakalamak için optik bilgilere hüküm etmeme rağmen yeterli değil..gözlerimi kapattıktan sonra beyin gücümle resimlediğim tüm boyutları düşüremiyorum gözkapaklarımdan dışarı..dikey hafıza hücreleri geliştirilmeliydi.. geçmişten ziyade varlık varyasyonu yükseltecek dikey çıkışlarla sadece geleceğe uyarlı bir bellek gelişebilseydi..şu anda retinam üzerine düşen gerçeğin baş aşağı edilmiş düz görüntüsü gibi,algılama da duygular ve dış olaylar arasındaki ilişkiyi bir çeşit tersten algılıyor..zaman ve mekan gerçeğinin içinde hayali kozmogoni yaratıp,defalarca deneyler uyguladım kendime,düşüncelerimle bu dünyayı yaratan kişinin ben olduğuma karar verdim..benim algıladıklarımla vardı her şey..bir kaç kere halüsinasyon ve üç boyutlu görüntü yakalamak için ilaç aldım..enfes bir deneydi. Korkutucu olacağını düşünmüyordum,kontrol bende olacağına o kadar emindim ki hatta o anda hissettiklerim hissedemediklerim gördüklerim algıladıklarım fiziksel değişikliklerim hepsini yazmak için hazırlık yapmıştım..hatta odaya kamera yerleştirdim...beynim hiçbir organıma hükm edemiyordu,algılama yeteneğim yoğunlaşmış,içimde bir huzur yayılmıştı..gözlerimi kapayınca net ışıksız ama açık belirgin bir boşlukta duran tuhaf yeni bir nesne görüyordum,gözlerimi açınca mavi bir duman bırakarak kayboluyordu..kırmızı mor ve duman gibi uçuşan maddeler etrafımı sarıyordu ..beynimdeki tüm bilgileri üç boyutlu olarak çizip gözkapaklarımdan dışarıya flu görüntü olarak bırakıyordum..soğuk yavan ve statik yapıları vardı görüntülerin,organlarıma müdahale edemediğim gibi onlara devinim kazandıramıyordum..şizofrenleri anlamak için yaptığım bu deneyde,düşüncelere ne olduğunu merak ediyordum..üzerinden sifonu çekiniz gibi bir izlenim yayılıyordu sanki..içimizde bir huzursuzluk ve endişe hissettiğimizde karar verme yeteneği çalışmaya başlar,oysa oturduğum yerde şiddetli susamış olmama rağmen sehpanın üzerindeki suya uzanmıyordum..ve hiç karar vermeme hakkın duğuyordu..hiç karar verememe hakkının bu kadar doyurucu olduğunu anlatamam..zamanla ilgili endişe yaşamıyorsunuz,zaman ve mekan bir çizim ve çizim içinde stres yaşamıyordum,gözlerimi kapatıp tanrı çizmeye çalıştım,gözlerimden bıraktığım görüntü dehşet verici renklere dönüştü fraktal bir fenomen ve sinyali gittikçe güçlenen bir fenomene dönüştü..dikey mor bir cizginin enlerinden genişleyerek dikey çizgiler oluşturduğu ve her oluşan görüntüde ısrarla çizmeye çalıştığım gözler yerine diş gibi mermerimsi küçük parçalar çıkan bir oyuk bir boşluk çizebilmiştim,sonradan tanrıya yakıştırmam ,diş tüküren,diş tüccarı oldu..kollar bacaklar uçuşuyordu etrafımda,yoğun bir yasemin kokusu hissediyordum sanki(…………..özentili bir anlatım,buradan ötesi sansürlüdür)en değerli şeyin bellek olduğunu öğrenmiştim ve ne kadar güçlü olduğunu,üzerinde hafif rüzgar esen bir deniz tarlasında yaseminleri görmek,keman tellerine sarılmış hanımelleri…ama uyuyup uyanmadığınızın rüya olup olmadığının gerçekmi değimli,mekansızlık diye bir kavrama asla müsaade etmeyen bir belleğin,insana neler yaşatabileceğini iyi biliyorum,ve şizofrenlerin üç boyutlu gördükleri şekillerde onları huzur ile huzursuzluk arasına sürükleyenin bizim direttiğimiz kararlar olduğunu biliyorum..karasız kalmakla onlar huzurlu kalıyorlar..yataktan kalkıp perdede oynaşan ışık oyunlarına ellermi ve saçlarımı bırakıyorum,bir oyunun içinde asla şüphe ve karar karıştırılmamalı,oyunun büyüsü güdüselliğin kışkırtıcılığına kendini bırakmaktır..beynimiz mekan,oyun mekanımız,hep öyle olacak,gerçek sadece beninle,ötesi olamaz zaten iki boyutlu insanın gerçeği,kendinin ötekine yansımış halidir..kısıtlı bir rol repertuarına sahip kişi,ilişkilerinin kendi üzerine koyabileceği gücün farkında olamaz,olumsuz ezgi nesnesiyle ipnotik bir uykuya dalmak demek,kendine yalan söylemeye devam etmek demektir..bu dünya dediğin ve ben dediğin her şey ,benin repertuarına katacağın benden olan şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor..pavlov’un bir çemberle bir elips arasında açmazda bırakılıp,sınırda çıldıran köpeği gibi, sınır belirlemek duyguya arzuya bedensel yetilere spastik muamele etmek,karar çizgileri çizmek,utanç maskelerine sarılmak demek,dürtülerinizi serbest bırakın,nereye gitmek istiyor gitsin…..ve gitmeli..

13 Ağustos 2010 Cuma

_

İnsanın acıya karşı duyduğu duygusal tepkiyi tanımlamak zor,çok zor..bu daha çok umut-korku dengesinin en primitif düzeyinde;daha çok acıyacağından duyulan korku ile,kismen bir an gelip bu acının dineceğine duyulan umut arasında ; kandiski’nin halüsinasyon çağrıları ile cajal’ın arterioskleroz tartışmaları arasında dante'nin yazdığı gibi speranza di minör pena gibi…..son kalan tabloyu indirdiğimde prelude başladı sanki yerinde,camdan yapılmış çan seslerine dönüştü… bu umut iken bir anda boş kalan duvarların içimde yarattığı görsel temassal ve işitsel agnozi damarlarımdan zorla çekilen korkunun tüm duyumlarımı ayaklarımda hissetmiştim,ayaklarımın kusmayacaklarını biliyordum ama yine de hissettiğim şey,ayaklarımın midesi bulanıyordu kusmak üzereydi…sanki bir zehirlenme anı..hareket duyumlarımda değişmeler olmuştu,kıpırdadığım hareket ettiğim zaman,bir kas işlemi sonunda pozisyon değişim hissi yerine,lokalize ve pozisyonel bulantı hissi duyuyordum..bu tabloyu ölümünden on gün önce organlarını tanrı korusun diye yapmıştım..ölüm biyokimyadan kimya ya geçişken acı ve ağrı için asla bunu söyleyemezsin,elimden düşen tablo ayaklarımın üstünde durdu ve karaciğerini gördüm..sonra tüm erkeklerin bir karaciğer taşıdığını..yemin ederim ki baylar;fazla bilinçli olmak bir hastalıktır,gerçek ve eksiksiz bir hastalık..çünkü size baktıkça karaciğerlerinizin sizde yarattığı umutsuzluğu ve acıyı ,bir kadının prometheus bakışlarında dindiremediğinizi görüyorum..bir kadına asla karaciğerinizi teslim etmeyin,meskalin içmiş gibi dolaşıyorlar öldünceye dek..

12 Ağustos 2010 Perşembe

/////////////

aynı perdeye yansıtılan iki ayrı filmin birbirini izlemesi kadar anlamsız,kağıt bebekler gibi iki boyutlu görüntüleri süslemek kadar saçma..mantığın güçlü kasları gresle ovulduğu sürece,arzuların kayarak bütün varlığa sahiplenmesi, örüntüsüne saplanmıştık.kimseye acımadığımız anomi çoğun yokluklarını çıkartı önümüze iki kaos olmak ve göstermek için..loş felsefi bir loşlukta bir kuyruklu yıldız,iki başlı bir hayvan gibi şaşırtıcı ve biraz grotesk olan,arzunun tribişon gibi dolambaçlı olmasıydı.orgazmdan çok ritüelden zevk alan fetişler gibi zihni amaçtan öte kelimeleri araca çevirerek coşmuştuk..yabancılaşmanın son moda tüm biçimlerine indirgendiğimizin farkına vararak yaratıcı hiçbir iyimserliği sergileyemedik,çabayı tümüyle yok edemediği veya uzaklaştıramadığı bu inatçı boşluklarda,bir hissizlik nüvesi vardı..tıpkı ezici bir ölüm karşılaşmasında yaşanan psişik duyumsamazlık durumuydu..sembolik ölüm karşılaşmalarında köktenci ve geçici eksiltmeleri devreye soktuk sahtekarca,yön değiştirebilen biçimle,iki boyuta sürüklenmiş arzu biafra soykırımından farksız değildi arzular üzerinde..yüzeysel güdümüz gurur ve denetleyemediğimiz itkilerden dolayı kendi kendimizden özür dileme ayinlerine arsenik tadındaki dipdiri yeteneklerimizi katmıştık..politik broşürler gibiydi dönüşümcü hislerimiz,gotik uyanışına benzer reflekslerimizde kırılgan duyarlılık ve aşırılıcılıkla hiçbir ilgisi yoktu..aç kalmak için nöbete çevrilmiş şartlanmayı devam ettirmekti..tekrar eden paradigma ise kendi ölümüne inanmamak için direnen bilincimizdi.kişiliği yükselten jestlerin zamanı geçti,çapken misali moda türevi bir etkilemle kurgu dünyamızı sanrısal olarak kısmen sardı..ironik olduk kendimize birbirimize kendimizi anlatamadık..başlangıçta şeylerin alışılmış düzenine meydan okuyan jestlerdik şimdi ise geri kalanlara dil çıkartan bir medda gibi ısıtıp ısıtıp aynı düşleri seyrediyoruz,icat ettiğimiz boşluklarımızın tanrıları alkışlarken bizi,onları eğlendirmekten sevemedik bizi,iki karakterle dolaştık ,yarının hiçliği perspektifinde aktif olabilsin diye biri..avunçsuz görünüm şevk desteği bize..içine sızan gün ışığı olmak isterdim ,örtüsü açılınca çırılçıplak bedenine inanç olmak,üstelemek,şiddetle uğraşmak söyleyemediklerinde..oysa yine dinazorların sessiz gecesinde nükteli şarkılar çalıyor parmaklarım,noktrün kıvamında homojen bir geçişte sarhoşluğum,şebnem yıldız yapıyor koruda,bana kendinden bahset….

j

organik tabakada kontenjan evirme
the problem of other minds
principle of like causes like
dicto simpliciter

&&

Bomboş bom boş….başlangıç noktasına geri dönen korku görüntüsünden önce yalpalayarak dikey bir gölgeyle düşüyor içime..kütüphanemin sıfır yalnızlığı,hiçlikle sonsuzluk arasında asılı duran şu anın düşüşüyle biçimlendiriyor sıralı düzgün rafları,ilerleme bir yığın sözcükle dolu olmasına rağmen,her şeyin yine olduğu gibi kaldığının belirtisi..bağnaz ve kör inanıştır ,gelişerek ilerleyebileceğine inanmak,sözcükleri raflara dizmek,sanki her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyenlerin,eskimiş canlılığı kalmamış bir düşünüş izinin tiryakisi olan parolasıdır,gelişmek ve düzeltmek..dünyanın dışını da düzeltmek.. oysa gerçekliği düzeltmek için önce düşte alt üst olmak gerek..tüm kitaplarımın teker teker düşüşünü görmek,korkak ve bir ızdırapla raflarından ayrılmamak için içimde direnişe geçmeleri,olduğu gibi kalmasını isteme düşü,işte bu düşü alt üst etmeden benimle yaşamaya tiryaki onlarca kitabı,alt üst bir düşle düşürdüm raflardan,hepsini koklayarak yerleştirdim kolilere..tutunamayanların sargıları olan kelimeleri yığdım üst üste,en üste oğuz atay ve Turgut uyar bandajı ile bantladım..gerçi her ikisinin kelimelerini ve düşüşlerini onca insanın gösterişli düşlerine her daim yerleştirmelerini midem kaldırmıyor artık..gösterişsiz düşlerin düşüşleriydi onlar,nereye bakarsam nereye dönersem onların kelimeleriyle biçimlendirdikleri gölgelerini,parlatmak için lakeledikleri kelimeleri tahammülsüz kılıyor beni..anlıyorum ki bu her şeyin olduğu gibi kalması düşünüşüne karşı,benim düşüşüm,aynı kelimeleri aynı kitaplar aynı düşler aynı aynılar içinde dönerken düşmek benim en gösterişli düşüm..dönen bir zaman,geleceğe doğru ilerleme yanılsaması içinde dönmek ,tam dönerken aynı kalma istemiyle tüm düşlerini yığmışken,bir refleksle başlangıç noktasına düşme düşü,çözümün zamanın içinde değil ,dikey bir zamanda,zamanın dışındaki zamandadır,düşünüş niteliğini ancak bir anda başlangıç noktasında yeniden yükselmesi ve bu yükseliş gelişmeyle paralel değil,düşüşten dikey zamana yükseliş düşüşüyle,boşluklar nitelikleşecek,boşluklardan anlam çıkartmayacağım,boşluğun kendisine bırakacağım kendimi..milli kütüphanenin boşluğuna elli koli kitabı bırakıp çıktığımda,bir varoluş sobesi ile bakışlarımla dokundum geçmişimin rollerine..endişe gölgesi kulağımda soluyor ‘’kitaplarını nasıl severdin’’..etik gölgesi burnumdan soludu ‘’güvende olmak için günahsız olman gerekir’’günahlarımı çoğaltan kitaplara doğru iliştirdim gözlerimi,bana her şeyi ama her şeyi öğreten güvensiz günahlarıma..bir anda boğazımı yırtarcasına içimden çıkmaya çalışan çığlığı yakaladım gırtlağımda ,oracıkta ellerime gömdüm,gözlerime iliştirdiğim tüm güvensiz günahlarımı gırtlağımdaki çığlığa düşürdüm..ve koşarak çıktım..hem düşleyip hem bağımlı olamazsın,ve değer verdiğim güvensiz günahlarımla aramdaki mesafeyi bir düşüşle araladım,göz yaşlarımdaki düşüş neyin nesiydi,olsa olsa çığlığımın ter izleri..bomboş ve semiyotik bir toz tabakası raflara yerleşmiş..sentaks bir gürültü gözlerimi alıyor baktıkça raf boşluklarına…ironik bir kahin tavrıma nefes egzersizlerim karışıyor..küçücük bir bavulun içine yerleştirmek için hiç bulmaya çalışıyorum,gidişe 12 gün kala,fotoğraf makinemi de almamaya karar veriyorum,bir an ve burada ilkesi de bavuldan çıkıyor..bol suskunluk ekli sıfır sözcük..bomboş ve yedi ekli..intikamını kendinden alan bir ayrılışla medeaya veda ediyorum..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

moires freud sevgili bay,iç çatışmaların üç sonucu.....

eski çağın en yetenekli insanları,moires'lerin tanrıların üstünde varlık olduklarından kuşkulanıyorlar diye yazdığı zaman freud,bu kötü anne herşeye karşı adı verilmesede,röfule'nin geri dönüşünü gösteriyor..moiresler tümüyle kötü olmayan tanrısal anneler,ama kişilik dışı,ama yazgı kadar katılar(tıpkı keres'ler gibi ama tanrısal annelere çok yakınlar,iri beyaz dişli,kapkara uzun ve keskin tırnaklı,kanatlı korkunç varlıklar,ölüleri parçalıyorlar,yaralıların kanlarını içiyorlar).anne imgesini kullanırken bile yine de moires'lerin tanrılardan daha güçlü olduğu korkunç sezgisinin etkisi altında kaldığınız belli,tanrıların dağınık güçlerini bir tek varlıkta toplarken,oldukça kötü anneden daHa iyi koruyorsunuz sevgili bay..ve ölmekte olan kötü annenin yavaş yavaş yuttuğu freud gibi,tek tanrıcılığı yayan musa ile özdeşleşmeye kalkışıyorsunuz...ve o zaman artık tanrı bir tanedir,insanın onunla ilişkileri,çocuğun babayla olan yakın ve yoğun ilişkilerini kapsayabilir değilmi sevgili bay..BABASI İÇİN ÇOK ŞEY YAPANLAR DA,ÖDÜLLENMEK İSTİYORLARDI...

+.+

keşişmenin tekrarı,iki yanı aynı yüzün ,solipsist konsantre bir bakış..

10 Ağustos 2010 Salı

BİLGİNİN BİZATİHİ KENDİSİ İÇİN İSTENDİĞİ VE ÜRETİLDİĞİ ANLATISIYLA,BİLGİNİN İNSANIN ÖZGÜRLEŞMESİ İÇİN MEYDANA GETİRİLDİĞİ ÜSTANLATISIDIR..

-...-

post hoc ergo propter hoc

-...-

post hoc ergo propter hoc

...-...


                                               aestheticization of everyday life

1 Ağustos 2010 Pazar

.......

self-actualization gerçek yaşama aktarma ,gerçek yaşamda da öyle olma anlamını taşır..bu role yakın davranış sergiliyor oluşum,kafanda uzlaşma sağladığın çatışmalarının çağdaş eseri haline getirdiğin l’uomo universale (senin uygun gördüğün ‘’O’’rolü)ile eşdeğer yapmaz..kendini kendi idealleştirilmiş,bütünleşmiş imajıyla özdeşleştirilebilen, ve ‘O’rolü için;İspanyol süs köpeğinin bile İrlandalı bir av köpeği duruşunu sergileyebilecek kalıpları çizilmiş,mutlak doğruluğu olmayan bu görüntüyle bütünleşmeye çalışacak,böylece gizliden gizliye azizlediği bu şişirilmiş imaja girmeye çalışarak,kendiside anlaşılmaz bir şekilde bir imaj olup çıkacak..gereksinimlerine yanıt verecek bu geniş hepsini birden gerçekleştirme olanağı,ona kendi gerçek özünden daha gerçek gözükecek..ve tüm dişiler için,tüm çelişik eğilimlerin ,üç farklı yoldan denetim altına alındığı,eğilimlerin yüceltildiği ‘’o’’arka plan önünde poz vermeye çalışması iğrenç bir aldatmacanın fotokopik görüntülerini temsil etmeye başlayacak..sevgiyi can sıkıcı yumuşak bir başlılık olarak gösteren ,kendi ideal imajında sadece parlak zırhlı bir şövalye değil,ayrıca,psikanaliz akışı içinde büyük bir aşık rolün, ‘’o’’arka plan önünde poz vermeye çalışan dişinin duruşunu aydınlatmak için uyguladığın,filtreleme ve projektör,yansıma ve geçme teknikleri de,fantezi ve mevcut becerilerden elde ettiğin malzeme üzerine kurduğun,kurgulanmış rol olacaktır..o halde ‘’o’nun,’’o’’olması kadar,gizli özne olarak kalması daha düşsel daha üretken ve şablon tekniklerine uyum gösterebilirliğiyle fantezide hayatını sürdürmesi kadar gerçek olan, reel yaşamda yerine konmuş ‘’o’’nun yansıması olarak kalması daha doğru görünüyor..bizi cennete ulaştıran bir sonsuzluk özlemi arayışının ardına sakladığın’’o’’benim için,süslü kelimelerden daha ötedir..insanın kalıtsal düşmanının büyüsüyle,ruhuma işlenen,sevgiyle ,etin verdiği hazla yeryüzünde sadece cennetlik bir umut olarak yüreğimde yaşanan yere ulaşabileceği yanılsamasıdır,sevgi sadece fantezi dünyasında gerçekleşebilir..sen, sevilen,fantezilerimde biz ,o değil ben olacaksın..sonsuza değin daracık yaşamın,doğanın yaratanın üstüne çıkaran, aşığa değen ateşli bir vuruşun yok ettiği her sevinç,yüce bir zafere karşı gelecek, gerçek aşkların ihanetine gerçek aşkların ölümlüğünün benzerinde olmayacak,tüketilmeyen olacaksın,dokunupta öldürmediğim,sevdikçe sevebileceğim bir enginlikte sen olacaksın..süslü kelimelere inat..