Sayfalar

30 Eylül 2016 Cuma

kazanmaya cüret et !



Üzerinde, beyaz ve mavi çiçeklerin birbirinin içine girdiği ,bir elbisenin içine girerek taze bir bahar havasını soludum.birden fazla ben oldum. ve onlarla eylemsel bir anı yaşamak için birlikte matruşka bebeği olmuşcasına hem onlar gibi hem onlardan bir büyük nesneleşmeyi yaşarcasına iç içeliğimiz,içimin bu elbiseye çok yakıştığının itirafı gibiydi.taşıdığı elbiseyi kendi gözleriyle izlerken gülümseyen bir kadının aklına ilk gelen,güzelliğin önce kendince onaylanması gerektiğidir.onaylanmış çıktım ,kendi kendime verdiğim onayın cesaretiyle oturduğum masada bir yudum içtiğim viskinin ilk yudumunda genzimi okşadım ,gözlerimin gözlemleri sevdiği bir mekanın en yalın kısmında masalardaki insanların gözlenebilecek tüm davranışlarını yakalarken, Bir anda gözlerim, içinde tüm edebi öldürmüş belleksiz bir arzunun fışkırdığı , eğrelti gözle gözlerini bana dikmiş ,elleri sevgilisinin ellerinde gözleri bende ruhunu ise cehennemde şeytan satmış bir erkeğin amansız bir ilkel dürtülerinin görüş alanında buldum..hiç bay hiç..kendisinde olmayanı yakalamak istercesine kendine bile söz geçiremediği isteklerinin helozonik titreşimleriyle bana bakarken,sevgilisiyle konuştuğu kelimelerinin yokluğunu duyumsamak,ortada bir görselliğin kadrajında yok olan nesnesini öperken belleğinin dışındaki beni öpmeye çalışması ,giz noktasında gevşeyip kasılan yokluğunun izlerini kendine hatırlatırcasına soluması ,ısrarla var olduğunu belleğine inandırmaya çalışan bir çabadan öteye kaymıyor du,gözlerimi çekmiyorum bu umursamaz helozonik sapmaların tüm titreşiminden irkilmemeyi kendime öğreteli çok oldu.oracıkta kendi yok oloşunu izleyen hiç bay hiçi izlemek,yok oluşunu benim gözlerimde görmesini istiyor oluşumdan, pervasızım.
Soluk vererek harcanan ben değilim… Devamışlığımın,öteki bedenin dudaklarıyla nefes alarak varlığa dönüşü ,içine çekerek damarlarındaki kanın hacminde yaptığı basının dayanılmaz ağırlığının dudaklarda dayanılmaz hafifliğiyle dönüşü iki ayrı dudakta buluşan tek bir duygu oluşunu acımasızca buluyorumı,. cephesiz siperlenmiş hissi iki dudak arasında aramak…Kendilik dışından kendini tanımaya çalışan acınası bir gezginin ilk uğrağıdır ve tehlikeden öncesi ilk durağı olduğu gibi dudaklar…kızı öperken bana bakmasının kendinde yaratığı soyutluğu izliyorum .kültürel bir zaman probleminin sapmalarında değişmeyen metodik bir durum varsa kadın kandırıldığını bilerek ,kanmadığını gösterme çabasına girişmeme şekli,bundan sonra alınacak payın değerindeki artışla ölçtüğü için kendini öperken,sevgilisinin gözlerindeki enerjinin sapmalarına canı acıyarak dayanıp role devam edeceğidir..bunun bedelini erkeğin duygularını sonraki günlerde hiçe vurarak,varlığının intikam gerekçesi yapacaktır.
Dengesizliğin riski, düşüyor olmanın kararlılığına dönüşür öperken,nefesin songeçişi olurken senin dudakların ,kalkmaya çalışarak kısa yoldan sızma telaşında olur onun dudakları..sonra hisler hareketlenir hırpalanmış ruh baharı andırırcasına uyanır,alevlenir.ötekinin gözünde onarılarak tazelenir,tazelenirken mazoiştce devrimlerde bulunur, dudaklar aralanır,ötekinin nefretini çeker içine onunla cezalandırır sessizce ceza sonrası sukünete dalar, histerilerin anlamı öpücüklerde şekil alır.beden gevşer ,ruh uçar ,tende nem kalır ..bir yok oluşun öyküsünde öpebilmek için gözlerine gücü yetmeyen bir bedenin arzularının haykıran bakışlarında asitleşerek karşındaki öptüğü kadında yer edinmesi nasılda ilginç bir belleğin tekniğidir ki, arzunun gezgin mekanı gözler ,aramayı sonlandırmayacak gibi ısrarlıyken bir nefes çektiğim sigaramdan ,üflüyorum..üflediğim dumanın yok oluşunu tıpkı kendi içinde kendini öperken ısırarak yok eden adamın yok oluşuna karışıyor hiç bay hiç…mekanı terk ederken hiç bay hiçi ezen topuk sesleri ve geride kalan hedefi şaşmış bakışın ağırlığı yayılıyor mekana hiç bay hiç hiç bay hiç…….

son kolaj:ait olanları al gerisini at...

ey


2


24 Eylül 2016 Cumartesi

arzu nesnesi ve dürtü nesnesi arasındaki karşıtlıktan kaçan üçüncü..nesne



Bir yağmur damlasında cinayet işleyen ,saklandığı alandan bir anda fırlayan güneş ışınlarının parçaladığı böldüğü tam yedi defa bıçak darbesi benzeri parçalara böldüğü sakınımsız bir gökkuşağını yansıtan güneşin nesnel ilişkisini,sade’nin betimlediği ‘’kötü annenin’’ilkel imgesiyle ben’in ilişkisini düzenlediği bir cinayet gibi ,sistemli düzeni izliyorum…üşüten bir güneş eşliğinde sessiz bir gökkuşağı,ıslatan bir yağmur dokunuşuyla,tan yeri sahnesinin derin ufuk çizgisinde…ilk düzenekte bilinçdışındaki imge güneşin aydınlattığı kadınlara yansımıştır..öyle bir yansıma ki,kadının başkalarından gizlemeye çalışmadığı,çünkü kendisinin bile o ana kadar bilincine varmadığı karakter özelliklerini,isteklerini,korkuları,yadsımaları ,karşı koymaları,ruhsal kaçınmaları ve kaçınılmazlıklarını ele verecek bir şekilde bulutların çarpışmasını psişik plandaki orgazmla atılan bir çığlıkla yansıtmıştır..sapıklığı tanımlayan edime geçişte ise,psişik ekonomik planda önemli bir enerji tüketimine izin vererek,bulutların iç gerilimini azaltan,ve sürekli etkinlikte olması gereken bir güvenlik subabı gibi bulunduğu perspektifte yansıyan güneş;sade’yi okurken edindiğim izlenim tutkularını zincirlere bağlamış sonu gelmeyen koşuya soluk soluk sürüklenmiş bir zindan mahkumu gibi(cinselliğin)aynı yerden ,ışınlarını göndererek bir edime geçiş sembolünde yansıyor…tehlikeli anne imgesi ilişkisinin erotikleşme sürecindeki, üçüncü süreçde ışınlarını yağmur damlalarıyla kaynaşmasına izin veren bir kaynak gibi süreklilik sağlıyordu güneş..sanki bir çeşit ilkel psişik evrenin kabaca iyi ve kötü diye bölünmesinden kaçırdığı ışınlarının bir kısmını, atmosfere bırakarak…kendi nesnesini kendince sevip yağmuru okşarken ,atmosfere yaydığı öteki kısmıyla da saldırması benzeri bir sahne oyununa dönüyordu…son olarak ben ile anne imgesi arasındaki kırıcı kaynaşma ilişkisi gibi yağmur damlalarının içinden geçip, babanın yerine geçen yapay bir buyruğun özne ve nesne arsına girmesi gibi gökyüzünde gökkuşağını bırakıyordu..bu buyrukla güneş, nesneye tek yönde bağlanıp,özne yasayı keyfi olarak değiştirilmeyeceğinin işlevselliğiyle nesnenin tepisel renklerine karşı ışığını koruyarak özneleşerek saldırganlıktan uzak durarak ,yansıyan görüntüye dokunmuyordu…sade’nin yapıtlarında rollerin sıra değişimi adettir ve önemli olan oynanan rol değil kararlaştırılmış ilişkinin sahne konması gibi gökkuşağının (1772 de sahneye konulan oyun 859. da sade ‘nin dışa vurumu bir fahişe onu döverken aldığı darbelerin sayısını ocağın borusuna çizmesi,kötü anne ona saldırırken,babada orda sayıları toplayan psişik bir işlevin içindedir ve aklını yitirmemesi ,kaynaşması için beni koruyan aracıdır)bilinçdışı imgelerin ben’le karşılaştığı iç tiyatro dış tiyatroya dönüşmüştür..ama gökkuşağı ilerleme kaybetmez yavaş yavaş silinir..bu ilerleme güneş için(özne)ölüm tehlikesi geriye dönüş de,nesnenin varlığını tehlikeye artar.. şimşekler(karın deşen jack)yapay baba almadığı zaman tam bir psikotik havanın ortasında tehlikeli anne imgesiyle karşı karşıya bulunur..ve karın deşen cani,annenin cinsel organını ele geçirmeye çalışır,diğer bir deyişle bilinçdışı annenin karnının içinde bulunan çocukları ele geçirmek ister…parolası odernit dum metuant,olunca benden korkmaları gerekir düşüncesiyle sağlamlıklığa ve ayrıcaklı olmaya bağladığı gururu tarafından baskı altında tutulur…gökyüzünde gördüğüm bu nevrotik çatışmayı satıcının ölümü oyunuyla neden ilişkilendirmiş olabilirdim ki,bir yaşam biçimine yönelik bir eleştiri sorunları heran göğüslemek yerine,hayallerinin peşinden sürüklenen(narsist çözüm)bir insanın başına mantıksal olarak nelerin gelebileceğini ilişkin net bir sunum olması mı yoksa, birkaç çatışmaya sahip olması onun için iyi,çok fazla çatışmaya sahip olması kötümüdür..birkaçla ,çok fazla arasındaki çizgi nerede yatmaktadır..işte satıcının ölümü bir çizgileri anlamamızda ve sanatçının nevrotik olduğu için değil,nevrozuna karşı yaratılır..sanatın kendiliğindenliği,kişisel yaratıcılıktır,öz dışavurumdur..tanyerinden yansıyan olağanüstü gökyüzü oyunları,tam bir kişisel yaratıcılıktı…güneşin öz dışavurumu…evrimci mekanikçi düşünce yapısında ise gözlemlediğim şimdiki dışavurumların sadece geçmiş tarafından koşullandırılmakla kalmadığı,bunların geçmişten başka bir şey içermediği anlamına gelir..gelişme sürecinde yeni diye bir şey yaratılmamıştır..,şimdi gördüğüm,değişik kılığa giren eskidir..gerçekten özgün ve değişmeyen malzemenin yeniden dağılımının sonuçlarından başka bir şey değildir..çözülmemiş bir oedipus kompleksi,yada kardeş rekabetinin sonucu olarak görüldüğü sürece,aşırı rekabetçilik duyurucu bir biçimde açıklanmış olur..herşeyi yapabilirlik fantezileri,temel narsizmin çocukluk düzeyine bir gerilemesi yada saplantı olarak değerlendirilir..sadece libidinal türden çocukluk deneyimleri ile birleştirilen yorumların derin ve doyurucu olması ve böyle değerlendirilmesi,bu bakış açısıyla uyum içindedir…dışsal rahatsızlıklar imgeleştirilebilir.kutsal kitaptaki isa’nın kışkırtılması öyküsündeki gibi,sadece belirtilir bazen..bazen herhengi bir bunaltının varlığı görülmez,ama eski faustbuch’taki ve marlowe’ın dr. Faustus’undaki gibi,bir insanı büyülü güçlerin ününe duyduğu özlem tarafından sürüklenir.ne olursa olsun sadece ruhsal açıdan rahatsız olan bir insanın böyle bir özlem geliştirileceği biliniyor artık..hans christian andersen’in the snow qoeen’inde ilk önce yaramazlık yapıp aynayı kıran ve bunun kıymıklarının insanların kalplerine batmasına göz yumarak rahatsızlığı yaratan şeytan,zaman zaman kimimizin içinde nefes alıyor..belkide hepimimizin..

21 Eylül 2016 Çarşamba

''benim özel adım'' 2010


Bu gün psikanalizden uzak,yüksekten öte biraz alçaklarda derinlerde dolaşmaya meyilim var,teras ve çatıdan uzakta,kültürlerin nadide olarak işlendiği arka sokaklarda…arka çıkmaz sokaklarda öğeleri yaşamayı,kural deontolojisinin içinde kültür ve tinsel kültür sembollerinin işlendiği,merkez caddelerden yansıyan maddi kültür teknolojisi,iktisat ve toplumsal hayatı kuran simgesellerden ,fenomenlerden uzak olmayı ,hakim kültürün üzerimize yönlendirdiği subliminal casus mesajlarının daha az rastlandığı ,arka sokaklarda derinleşerek yürümek istiyorum..saçımı at kuyruğu topluyorum,bu yakıştırmayı seviyorum,hem söz öbeği olarak hemde fiziki yakışırlık olarak..tam çıkarken,küçük öncüllerim dediğim gözlerimi protein kaplarına yerleştirip,büyük öncüllerim dediğim gözlüklerimi yerleştiriyorum suratıma..sık ara uyarılırım,gezme o sokaklarda,aşağıdaki nehirde dolaşma,bak başına bir şey gelecek diye.. yeniyetme oğlanlardaki somatik korkulara ortak olmam beklenir..fizyolojik buluğ nevrozu tacizlerine uğradım elbet,bilinçsiz tasarımların,yasak sevi ilişkilerini yansıtan sözlerde duydum..yalnız hepsinin gözünde aynı duyguya şahit oldum..bastırılmış duyguların dar alan paslaşmasında çaresizlik,sımsıkı yapışmış gözlerine,içgüdüsel güç karşısında vicdandan sıyrılıp gözlere esir olan kriminal çaresizlik…tıpkı valet gibi gözleriyle iz süren,kokuyu gözleriyle takip ederek öğrenilen egemenlik duygusunu tanımlamakta efendi olmayı deneyen valet gibi…korku insan üzerine fazlaca egemen,hele dişilerin üzerine bırakılan öykünmeyle kimlik kazanmış korkular,fazlaca egemen…hem gördüklerimi kayıt altına alacak , hermeneutik bir döngü içinde dolaşıp heterojenleri beynimde yorumlayacaktım,veriler için epey dolaşmıştım..eristik temaları kavramaya çalıştım kendi içimde..epistemiyolojik bir ikicilikle,ruhu,aristoles’in,akılla anlaşılabilir form için;,bir şeyin özü,o şey için söz konusu şey olmak için ne anlama geldiğini belirleyen,duyumda verdiği et örneğini düşünerek,bedeni ruha çivileyerek yürüdüm ..yürüdüm…tüm geçmiş duyumlarımı,şimdiki entelektüel kavramlarımı parantez içine almadan yürüdüm..,ne kadar yürümüşüm(arka sokak ve çıkmaz sokak gözlemlerimi sonra anlatmaya karar verdim),nehire vardığımda ise kurbağaların sesine doğru yürümeye devam ederken,düşlerde gösterilerek yapılan tanımları,hemen ayağımın altından son anda kaçan kurbağayla ilişkilendirerek,masalları düşündüm..hayvan leşi kokusu geliyor,ara sıra burnumu yoklayıp kayboluyor,eğilip nehire doğru bakıyorum,masal kızlarının pasif ve regresif tavırıyla duruyor…,anneden kolay ayrılamayan,hatta ayrılışın üstesinden gelemeyen,biyolojiden kaynaklı,diretiş ve tutuculukla ağır ilerleyen suyun yüzeyinden ,derinlerini görmeye çalışıyorum,kurbağaların yüzerken,kurbağa prens masallındaki gibi altın küre gibi derinlere gömülüp gözdem kayboluşunu izliyorum..onları izlerken sığara yakıyorum,çok içiyorum bu zıkkımı..derinlere gömülen altın küre,kaybolunca özben’in yerine ben geçer,masaldaki kurbağa gibidir..soğuk ve açgözlü,ben bir yabancıdır kurbağa da,prensese yardım önerir hani..küreyi,bu değerli mücevheri kuyunun derinliğinden,ilk ana yeryüzünün,kozmik karnından(amnios sıvısı)çıkarıp getirecektir..ancak,ben’in karakteriyle donatılmış kurbağa,bu işi karşılıksız yapmak istemez..çaresiz kalan prenses ise razı olmak zorunda kalır..kurbağanın aç gözlülüğü sınır tanımaz artık,prensese tümüyle sahip olmak,gece gündüz prensesle beraber olmayı diler,tıpkı ben’in insana tümüyle sahip olması gibi..eğilerek kendime bir zemin bulup oturuyorum,oturduğum yerden az ilerde bir kurbağa beni izliyor,gülümseme kıvamına gelmiş dudak simetrim, masaldaki rolüyle aklıma gelince suratımı buruşturuyorum..hadi git diye bağırıyorum az ilerde ellinde bastonla ve iki büklüm gezen çöp toplayıcı bana dönüyor..onunda suratı buruşuk,gözlerinin içine giremeden dönüp ilerliyor.. altın topuna kavuşan prenses kurbağadan(benin isteklerinden)kaçıp kurtulmaya bakar..onu tanımazlıktan gelir..gerçi yanı başımda oturan kurbağa beni tanımamazlıktan geliyor,hatta ona doğru küçük bir eylemde bulunuyorum korkutmak için,kımıldamıyor bile,onun o hali beni kahkaha atmaya zorluyor..ama anlaşma yapılmıştır bir kere,söylencelerde,yaşam öykülerinde oyunlarda şeytanla yapılan anlaşmalara benzer tıpkı..tıpkı bizim gibi…biz o soğuk kurbağayı,yani benimizi,başımızdan nasıl atamıyorsak,prenseste kurbağadan artık yakasını kurtaramaz..etrafıma bakıyorum,ıssızlık içinde ,birkaç yürüyen insan,kurbağa sesleri ve kurbağalar dışında kimsecikler yok,aslında tamda çığlık atılacak bir mekan diyorum..içimde bir ses yankılanıyor..kim özgür olmakla övünebilir ki..bükemediği bileği öpen kişi mi..,lejyonerdir böyleleri,yaptıkları işlerle sürekli böbürlenip,uzlaşmada sentezde,ben ve özben’in,şeytanla tanrının izdivacına,çözümü ruh panayırında arayıp dururlar..bana iki adım daha yanaşan kurbağayla bakışıyorum,masaldaki gibi azıttı iyice,hani en sonunda prensesin yatağına almasını isteyecek kadar sırnaştığı,gibi sırnaşıyor..prenses dayanamaz,çürük izdivaca yanaşmaz,tuttuğu gibi kurbağayı duvara çarpar..hayvanların sezgilerine bayılıyorum,vırakkkk vıraaakkk diyerek yanı başımdan zıplayarak nehire bıraktı,yanı başımdaki kurbağa..ikinci gülüşümün son çeyreğinde suyun içinden gözlerini çıkartıp beni süzdü..çok tatlı ya,öpmek istiyorum..prensesin,duvara çarpılmış kurbağanın yerinde dikelen prensi görünce,hiçte diyecek yoktur çözüme..’’özben’in bu iblis kılığından kendini kurtarması isteniyorsa,ben’in paramparça edilmesi,kaldırılıp duvara çalınması gerekir..bu yapılmaya görsün özben bir sevgili erkek yada kadın kılığında dış dünyada kendiliğinden boy gösterir..böylece iç ve dış arasında birlik ve bütünlük yeniden sağlanır’’..günümüzde çoğunlukla yaşanan bu masalsı karakterlerin, genç kızların,anne ve babayla fiksasyonun,anne ve babayla özdeşleşmenin,ruhsal yapıda oluşturduğu yabancı parçanın yok edilmesi,benin yıkımını amaçlayan yaklaşımlarla ,sağlıklı çözüme ulaşılabilir..masallarda ,düşlerde karşılaşılan acıların,sınavların,değişimlerin ve esenliklerin derinlerde yatan anlamı,yine doğum ve doğumdan sonra çileden örünmüş bir nesnenin,yani ben’in acısız denemeyecek biçimde yok edilerek yeniden doğma çabası,özben’in kurtuluşudur tümü…,insanın ben’inin bağlarından kurtulması,özdeş sayılan bir kimlikten sıyrılıp,kendi özben’ine kavuşmayı amaçlar..kurbağayla hala göz göze flörtleşirken duyumsamakla onu prense çeviremeyişim ,hatta eğilip dokunarak aramızda niceliksel bir ısı iletişiminde bulunmama rağmen,onu hala kurbağa olarak görmek beni keyiflendirmiş,ısrarla onunla oynamaya çalıştıkça,vırak vırak vırak diyerek benden kaçışını izlemek,ve bu oyuna benim tahammül gücüm olduğu halde kurbağanın ,buna razı olmadığını görmek,tam bir komediye dönüştü,bende kurbağa taklitleri yaparak tam suya atlayacaktım ki,kafama yediğim bir çakıl taşıyla kendime geldim..beni izleyen veletlerde benimle oynuyormuş,birkaç çakıl taşına rağmen onları hissetmeyince,daha büyüğünü fırlatmışlar..masal oyun,gerçek,rol ben,özne nesne,garip bir epifenomalizm işte..

20 Eylül 2016 Salı

hermenotik/yansıma düzeneği


Retinamın üzerine düşen düz ve baş aşağı görüntüler,derinliği algılamayan insanın dipsiz karanlıklardan kurtulamayacağının belirtisi gibi yansıyor..insan son derece kördür..dikey bir doğruda al aşağı edilmiş üç boyutlu görüntüyü yakalamak için optik bilgilere hüküm etmeme rağmen yeterli değil..gözlerimi kapattıktan sonra beyin gücümle resimlediğim tüm boyutları düşüremiyorum gözkapaklarımdan dışarı..dikey hafıza hücreleri geliştirilmeliydi.. geçmişten ziyade varlık varyasyonu yükseltecek dikey çıkışlarla sadece geleceğe uyarlı bir bellek gelişebilseydi..şu anda retinam üzerine düşen gerçeğin baş aşağı edilmiş düz görüntüsü gibi,algılama da duygular ve dış olaylar arasındaki ilişkiyi bir çeşit tersten algılıyor..zaman ve mekan gerçeğinin içinde hayali kozmogoni yaratıp,defalarca deneyler uyguladım kendime,düşüncelerimle bu dünyayı yaratan kişinin ben olduğuma karar verdim..benim algıladıklarımla vardı her şey..bir kaç kere halüsinasyon ve üç boyutlu görüntü yakalamak için ilaç aldım..enfes bir deneydi. Korkutucu olacağını düşünmüyordum,kontrol bende olacağına o kadar emindim ki hatta o anda hissettiklerim hissedemediklerim gördüklerim algıladıklarım fiziksel değişikliklerim hepsini yazmak için hazırlık yapmıştım..hatta odaya kamera yerleştirdim...beynim hiçbir organıma hükm edemiyordu,algılama yeteneğim yoğunlaşmış,içimde bir huzur yayılmıştı..gözlerimi kapayınca net ışıksız ama açık belirgin bir boşlukta duran tuhaf yeni bir nesne görüyordum,gözlerimi açınca mavi bir duman bırakarak kayboluyordu..kırmızı mor ve duman gibi uçuşan maddeler etrafımı sarıyordu ..beynimdeki tüm bilgileri üç boyutlu olarak çizip gözkapaklarımdan dışarıya flu görüntü olarak bırakıyordum..soğuk yavan ve statik yapıları vardı görüntülerin,organlarıma müdahale edemediğim gibi onlara devinim kazandıramıyordum..şizofrenleri anlamak için yaptığım bu deneyde,düşüncelere ne olduğunu merak ediyordum..üzerinden sifonu çekiniz gibi bir izlenim yayılıyordu sanki..içimizde bir huzursuzluk ve endişe hissettiğimizde karar verme yeteneği çalışmaya başlar,oysa oturduğum yerde şiddetli susamış olmama rağmen sehpanın üzerindeki suya uzanmıyordum..ve hiç karar vermeme hakkın duğuyordu..hiç karar verememe hakkının bu kadar doyurucu olduğunu anlatamam..zamanla ilgili endişe yaşamıyorsunuz,zaman ve mekan bir çizim ve çizim içinde stres yaşamıyordum,gözlerimi kapatıp tanrı çizmeye çalıştım,gözlerimden bıraktığım görüntü dehşet verici renklere dönüştü fraktal bir fenomen ve sinyali gittikçe güçlenen bir fenomene dönüştü..dikey mor bir cizginin enlerinden genişleyerek dikey çizgiler oluşturduğu ve her oluşan görüntüde ısrarla çizmeye çalıştığım gözler yerine diş gibi mermerimsi küçük parçalar çıkan bir oyuk bir boşluk çizebilmiştim,sonradan tanrıya yakıştırmam ,diş tüküren,diş tüccarı oldu..kollar bacaklar uçuşuyordu etrafımda,yoğun bir yasemin kokusu hissediyordum sanki(…………..özentili bir anlatım,buradan ötesi sansürlüdür)en değerli şeyin bellek olduğunu öğrenmiştim ve ne kadar güçlü olduğunu,üzerinde hafif rüzgar esen bir deniz tarlasında yaseminleri görmek,keman tellerine sarılmış hanımelleri…ama uyuyup uyanmadığınızın rüya olup olmadığının gerçekmi değimli,mekansızlık diye bir kavrama asla müsaade etmeyen bir belleğin,insana neler yaşatabileceğini iyi biliyorum,ve şizofrenlerin üç boyutlu gördükleri şekillerde onları huzur ile huzursuzluk arasına sürükleyenin bizim direttiğimiz kararlar olduğunu biliyorum..karasız kalmakla onlar huzurlu kalıyorlar..yataktan kalkıp perdede oynaşan ışık oyunlarına ellermi ve saçlarımı bırakıyorum,bir oyunun içinde asla şüphe ve karar karıştırılmamalı,oyunun büyüsü güdüselliğin kışkırtıcılığına kendini bırakmaktır..beynimiz mekan,oyun mekanımız,hep öyle olacak,gerçek sadece beninle,ötesi olamaz zaten iki boyutlu insanın gerçeği,kendinin ötekine yansımış halidir..kısıtlı bir rol repertuarına sahip kişi,ilişkilerinin kendi üzerine koyabileceği gücün farkında olamaz,olumsuz ezgi nesnesiyle ipnotik bir uykuya dalmak demek,kendine yalan söylemeye devam etmek demektir..bu dünya dediğin ve ben dediğin her şey ,benin repertuarına katacağın benden olan şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor..pavlov’un bir çemberle bir elips arasında açmazda bırakılıp,sınırda çıldıran köpeği gibi, sınır belirlemek duyguya arzuya bedensel yetilere spastik muamele etmek,karar çizgileri çizmek,utanç maskelerine sarılmak demek,dürtülerinizi serbest bırakın,nereye gitmek istiyor gitsin…..ve gitmeli..

18 Eylül 2016 Pazar

The Crying of Lot 49/Kavranılmış ahenksizlik


Obsesif tavrın özünü en iyi şekilde anlamamızı sağlayan kavram sahte faaliyettir. etkin olduğunuzu düşünürsünüz, ama fetişe cisimleşen asıl konu edilgendir. gerçek şeyin ortaya çıkmasını önlemek için canhıraş hareket etmeye başlayan obsesif nevrotiğin tipik stratejisinde (obsesif karakter,gergin grup ortamında,alttaki gerilimin katlanamaz hale geleceği o sıkıntılı sessizlik anını savuşturmak için hiç durmadan konuşur şakalar yapar vb) bu sahte faaliyet benzeri şey vardır.bartleby eylemi tam da bu obsesif faaliyeti reddetmeyi gerektirmesi bakımından şiddetlidir.böyle bir eylemde,şiddet ile şiddetsizlik iç içe geçtiği gibi (şiddetsizlik en yüksek şiddet gibi gözükür) eylem ile eylemsizlik de iç içe geçer (buradaki en radikal eylem hiçbir şey yapmamaktır.ilahi boyut işte tam da şiddet ile şiddetsizliğin iç içe geçişine dayanır.(havayı saran hastalık )

kendimi tanımlarken kavranmış ahenksizlik olarak tanımlıyorum

Gerçek bir koltuk değneğidir;dünyanın delirdiğini düşünüyorsanız hani,havayı saran hastalığı seziyorsunuz ama kökünü bulup çıkartamıyorsanız,kökleri siyasal öğretiye serilip geliştiğini görüyorsanız denetimden yoksun geleceğe koşarken başarısızlığınızın simgesi haline dönüşen para karşısında,evrimleşmenin size verdiği sınırlı sinir ve salgı sistemiyle tuzağa düşmüş durumdasınız. değişmezliğin bedeli vardır ve yüksektir.siz burada biçimsel ahenksizliğin bir öğesisiniz,tıpkı bu metin gibi,özenle kurulmuş yaşam biçiminize karşı tehdit hissettiniz;yaşam biçimi niye kendini korumak için böyle bir güce sahiptir,ona bağımlılığınızın sebebi nedir o halde aşırı seçmenin artan baskılarına karşı sürdürdüğünüz özel şavaşta gördüklerinizde okuduklarınızda yaşam biçiminizde her şeyin üstünde bu şavaşa karşı oluşturduğunuz çetin bir savunmadasınız.biçim bir tutkuya dönüşmüştür artık,eylemde biçim ara,tavırı biçimle ilişkilendir,faaliyet biçim bilinçliden, yaşam biçimi bilinçliye dönüşecek döngüde ve ısrarla özenle işlenmiş yapınızı bozacak hiçbir şey istemiyorsanız sahte faaliyettesiniz.

16 Eylül 2016 Cuma

Rit :Dolgan /2012

Duymaya çalıştığım kahredici bir ses,depresyon niteliği taşırcasına karmaşıktı…., kahredici bir suçluluk duygusunun sesi hayır hayır değil, adam sende diye kul köle olmaların bayağılığının o da değil,kendinden nefret etmeler,bu da olamaz ‘’do’’ dan çıkan bir akustikte tonnn diye çıkardı.Nefise eziyetin sancıları,kendi kendini gözden düşürmeler olamaz bunun sesi daha tok tannn diye olurdu. Bir birini devirerek yerleşen tüm soyut ve somut kavramları geçirerek aradığımın sesi tanımlamaya çalışırken,şimdiye kadar aradığım kokuların tüm cazibesini yitirirken ,simgesel dışavurumun dış yansıtımla mal ettiği zaman benim için bir körlüğe dönüşmüştü..içimdeki tanımlamayan sesle konuşmayı denedim dün,seni tanımalıyım dediğimde bu sesin bilindik bir cevabı olmaması huylandırmış ,içimde ki kaosun avucumun içinde büyüyerek taşması,her taşan sesin tınsızlıkla toprağa inceden dökülüşü avuçlarımdan,gerçekte hissetme,algılama ve istemeden oluşan realitenin tablosunu ve yaşantısını gözden kaçırıyordu.Ruhumdaki tüm içgüdüsel olayların ilkellik aşamasından yukarıya taşımaya her çalışımında,avucumun içinden sızarak kayboluşu boşlukta ses çıkartmayacak derin karanlıkla bir sessizliğe dönüşü,şimdiye kadar her istediğim sesi ele geçirmeleri yok ediyordu.Bu sessizliğin tutsaklığını yaşamamak için içimde oluşan tüm seslerin benzer ve ayır edici düşsel analizlerini yapıyorum saatlerdir,kulak kesiliyor dinliyor didikliyor….Siz ses, ben kulaksam,o zaman sizi bir hazla çekip alıyorum demektir içime.Bu bir penetrasyona dönüşüyor,benim müzisyenim olmanıza karşı müziğinizi öylesine zevkle dinlememe rağmen beni doyuma ulaştırmıyor oluşu, sizce de ilginç bir tatminkarsızlık değil mi?.İçimde konuşmayı öğrenmeyen hangi ses olursa olsun ilk annesiyle konuşacağını beklemek sizce de uzatılmış bir bekletiliş değil mi? Bu ses tonu, bir varlığın kapsamına aldığı gelişim dönemine tıpatıp uygun düşüyordu..Bekletilmek gereklimiydi..hayır olamaz ben bekletilmeyen ve bekleten seslerin devinimine alışığım,alışkanlıklarımdan olsa gerek,alışkın olmadığım bir sese duyarlılığımın rahatsız ediciliği,hikayeme ikinci kez aynı merkezden aldığım ikinci sinyali de kullanmak ilk yaptığım deneme olmasına karşı ,hiç de aynı seste olmaması daha ilginç gelmeye başlamıştı..Aşırı devingen ve aşırı duyarlı tüm noktalarımın bir savunma mekanizmasıyla kendini yok etmesine göz yummama telaşı içindeki bedenimin tüm savunma mekanizmaları tam gün çalışma yasasını yerine getiriyor,rüyalarımda bu sesi tanımlamak için olağan üstü çabaya giriyordum,fobiden kaynaklı bir mekanizmanın,fobiye yol açan nesnelerin kaçınma yoluyla sığındığı rüyalarım çok sesli bir orkestranın bitip tükenmeyen tüm ezgileri yorulmadan çalması ,çellonun ayır ediciliğini de ortadan kaldırıyordu.Rüyamda bu söz konusu saplantımın arka planını kendi sesimle değerlendiriyor,arka planında bizim hayvanlar dünyasından kendi varlığımıza aktardığımız otomatik olarak çalışan çok eski bir saplantının yattığını biliyor,bu da ansızın ölüm tehlikesiyle karşılaşmış bir hayvanda rastlanan donakalma refleksi gibi beni sabitliyor,motor fonksiyonlarımın işlevselliğini yitirdiğini görüyor,algılamam söz konusu olduğu halde yoksumsamak(skomatizasyon) şeklinde bir anlık darbelerle bedenimle oynuyordu..saat 5… uyandığımda yine cılız ışığın, perden içeriye sızma telaşıyla coşkusunun sesli sessizliğini dinliyorum yastığa iyice gömülü olan başımı kaldırıp içimdeki orkestranın çok sesli sessizliğini dinliyorum. Cılız sesin ışığında ,sonra tüm bedenimin sessizliğini dinliyorum,dünden uyumadan önce açık bıraktığım kitabı gürültüyle kapatıyorum,ohhhh yine bir sessizlik bir telaşla banyoya koşuyorum suların sesini dinlemek için musluklardaki suyun akışını izlemek için yaslanıyorum aynaya, dinliyorum sessizlik….Üzerimi giyip bir telaşla dışarı atıyorum kendimi ve ısınmadan koşmaya başlıyorum,yine sessizlik..Nefesim hiç bu kadar sessiz kalmamıştı,o sessiz…Kalbim tüm kan akışında sessiz nabzıma dokunuyorum sessiz….Koşarken taş topluyorum boyut boyut eşofmanlarımın cebi taş dolu koşarken ,sessiz…içimde geçirdiğim bir iç değişimin dışavurumu sessiz,düşlerimden taşlara vuran gölge sesiz,ağaçlarda var olmaya çalışan dağların arasından epizyoyla doğan güneş sessiz,olduğum yerde nefeslenmek için durduğumda göğüs kafesim sessiz.. Oracıkta yemyeşil alana atıyorum kendimi uzanıyorum bedenimden süzülen tuz sessiz.Gözlerimi kapatıyorum göz kapaklarım sessiz çıt yok.. Kapalı gözlerimin önünden yıldızlar geçiyor,boğa burcundaki iki yıldız kümesi beliriyor,yedi yıldızdan oluşan pledajları izliyorum,sessiz…,derken pledajlar birbirine yaklaşıyor çok parlak tek bir yıldız oluyor al dabaran sessiz..al dabaran tüm boğa burcundaki yıldızları yutuyor gırtlağı sessiz… gözlerimi açıyorum gökyüzünden bir çiğ düşüyor dudağıma ,dilimle dokunuyorum,çiğ damlası sessiz….ben’in boyunduruğundan kurtulmuş bilinçli özbenim sessiz….. tınn benim için boşlukta bir sessizliğin ifadesiymiş sessiz…düşlerimdeki hiçliğin ifadesiymiş sessiz..tınn ancak benimle sessizleşebilirmiş,tınn sessiz ..cebimdeki boyutlu taşları atıyorum yanımdan koşarak geçen çift gülüyor ,gülüşler sessiz.. taşlar yanıma düşüyor her attığım taş sessiz ,birisi sağ ön lobuma değiyor,sessiz ..gülüyorum,kahkahalarım sessiz hiçliğin sesini seviyorum ben ve tın sessiz….

10 Eylül 2016 Cumartesi

arı kuşu/ideal ego

kendimi ideal ego kılığında sevebilir gördüğüm nokta ve görüntü tersine bir orantıyla giderek küçülür ve görünmez olur. içimizdeki duygular aracılığıyla varlığın izlerini yani sonucu buluruz.onun kendisini yani sebebi hiç bir yerde bulamayız..


sevgisiyle aynı kaynaktan gelen ama geldiği hızla da yok olan bir kararlılığa eşlik etmişçesine omuzlarını geriye attı……

Uyudu, bakışı sözsüz vurdu bilincine, sonra gene, daha sertçe vurdu, tık tık tık evrenin felaketi dilinde, bir sonsuzluk boyu bekleyebilirimsin, ben uykuyu katledene kadar dedi ve gitti inanılmaz bir biçimde, tıpkı insan ruhunun ölümün ağzından kaçabileceği gibi, yok olan serapların, donuk tel gibi iskeletlerin ve bir düş dünyasında yaşayan aslanların arasından kaçınılmaz kişisel felaketine doğru, ama çok neşeli biçimde hep tabii… Anlamıştı pek tabii. işittiği parlak konuşma parçasının, tıpkı şu anda yeni ayı eskisi kucaklamış olarak görse, karanlıkta olmasına rağmen dünya ışığıyla aydınlatılmış biçimin tümünü görüp beğenebileceği gibi.



Uzaklarda bir yerlerde bir saat çalıyordu, yatakta hala kımıldamadan duruyor, ahh gidiş günlerden bu gün bile seni şimdiden unutmuş olabilir mi? on dokuz, yirmi, yirmi bir kere çaldı saat, ama saat son sözü söylemişti. iki kez daha çaldı, iki yamuk, trajik vuruş daha ding-dang ve ufacık bir çark sesi, havadaki boşluk fısıltılarla doldu: yazık yazık.uçup giden zamana yazık



Zoraki kalktı ayaklarının değdiği zemine en zavallısının bile kök salamayacağı ölü lav,çağı gelmiş plazmaların ruhsuz,taşlaşmış bir cürufa dönüştüğü sinirsel bir ağ bütünüyle süzüldü bacaklarından akan yalnızlığı, tamda o sırada gözüne ilişti duvardaki tablodaki günebakanlar,arkada sizinde göremediğiniz düşmanıymış,bir güne bakanın onu izlediğini ve ondan nefret ettiğini biliyordu artık..ayaklarının altında,atlantis gibi battığını hissediyordu dünyanın,derine iyice derine



Sevgili,gidiş dön gel bana,mayısta geldiğin gibi..hint okyanusunda yüzen bir tahta parçasıyım.. ve günebakanlar sustu gömülü aşkların yaşadığı bir mezar misali taze kesilmiş çimen kümecikleri yüzüyordu üstünde ve uluyarak dövüyordu rüzgar ayrılışı…





Hışımla kalktım yataktan Van Gogh’un günebakanlarına koştum koştum dokunulmaz kılığına girip tabloda bir arı kuşuna döndüm,rüzgara kapılıp giden rengarenk mektuplardan oluşan bir fırtına gizlendi kanatlarıma,tek sözcük anlamayan nüktedan cehennem adamları,hani o çok düşünen adamlardan ektoplazmaya benzeyen fırfırlı suratlarından kahkahalar çıkartarak üflediler üzerime nefeslerini, kanatlarımı dolduran fırtına yükseltti beni günebakanların üstünde ve kuş bakışı baktım tablodan dışarıya;ne garip hiç kimse önemli bir şey yapıyora benzemiyordu,ama her şeyin çok acele bir önemi vardı sanki..gözlerimi araladım uykudan iki tam gün uyku gerek oysa ,temiz bir profilim ile tablodan günebakanlar yansıyordu aynaya,sakin sakin,sanki tüm bu gürültüye rağmen,sallantıya ve sarsıntıya rağmen habire birbirlerinin üzerine fırlatmalara rağmen kendi kendine ezberden bir şeyler okuyormuş gibi bir gülücükle aynada yansıyarak uçuyordu..yatakta oturdum ve rengarenk mektuplarını okudum yıllar sonra fırtına gibi rüyamdan esti yok oluşun..

6 Eylül 2016 Salı

Müzik yerine Çamur/Mtsenkli Lady Macbeth

bakış ve ses ya da gözün belleği

 

Güya Tanrının hep birlikte olalım diye çizdiği
Bir salon
Ben o salona varıncaya kadar
Tanrı yok -ne kadarda geçmiş aradan-
Salon ki otelin salonu yani
Ve dirilmiş ölüler ayakta
Bir ikon tasviri gibi
Ya da bir Bruegel tablosundaki çılgın
Belli bir zaman parçasını kımıldatıp da içinden
Sayısız zamanlara götüren
O birtakım adamlar
Ki artık ölü bile değil hiçbiri, değil de
Gelecek bir zamanı ısırır gibi
Kocaman dişleriyle
Avurtları, göbekleri ve falluslarıyla
Yani kaç yerinden delinmiş olmalı ki dünya
Dünya desem dünya
Değil desem değil
Yaralı bir hayvan gibi soluk soluğa.

Edip Cansever

29 Ağustos 2016 Pazartesi

sublimasyon*bedenin imgesini tamamlayan sapmanın sonu


see the cradle?

tanri yaratti camuru,
tanri yalnizlik cekti.
tanri camurun birazina "kalk!" dedi
tanri "yaptiklarima bak" dedi, "tepelere, denizlere, goklere, yildizlara".
kalkip bakan camurun birazi da bendim.
ne kismetliyim, ne kismetli camurum.
ben, camur, kalktim ve tanri'nin ne guzel isler yaptigini gordum. 
aferin lan, tanri!
senden baskasi yapamazdi bunu, tanri, ben yapamazdim sahsen.
kendimi minicik hissediyorum seninle karsilastirilinca.
kendimi azicik da olsa onemsemem icin, kalkip cevresine bile bakamayan camurlari dusunmem gerekiyor.
ben ne kadar zenginim, camurun cogu ne kadar yoksul.
mersi bu onura!
simdi camur yatip uyuyacak gene.
ne guzel anilari var camurun!
ne ilginc baska oturan camurlar tanidim!
ne gorduysem cok sevdim!
iyi geceler.
simdi cennete gidiyorum.
sabirsizim.
cunku vampeter'imi ogrenecegim
ve karass'imin da kimler oldugunu
ve karass'imin sizler icin yaptigi iyilikleri.

28 Ağustos 2016 Pazar

imgeleminin hangi iğrenç sapıncı beni tanımana engel oluyor ?

beni dinleyen (kim)dir,
güçsüzlüğünün kötüye kullanılmasına böylesine bel bağlamak için?

19 Ağustos 2016 Cuma

auteur/gerçeklik içinde gerçekleştirme olanaksızlığının olasılığı

bilinç dışındaki imge,çifte suçluluk

hayır gördüm..

bir anda hikaye bize bakar

hiroşima'da hiç bir şey görmedin sen



delilik ve kışkırtıcılık bize bakar

16 Ağustos 2016 Salı

büyülü-arizi/güzellik ve Sade/polaroidin zaten tahrik etmiş olduğu dikizcilik dürtüsü

masumiyet sadece edepsizlik şeklinde kendini dışa vurur..mahremiyetin ifadesi çok yumuşak,bir okadar da rahatsız edici olabilir.
Madame de Montreuil Sade ve yansıtma

Sanat bedeni göstermediği zaman da onu üretici performer sanatçı haliyle kullanmakta,sanatçı bu durumda yapıtlarının yaratıcısı olmaktan çok kendisi yapıt,bir etiket olmalıdır

15 Ağustos 2016 Pazartesi

TGN1412 the sorcerer's apprentice




25 saatlik bir zaman dilimi ve zeitgeberlerden etkilenmeyen muhatabsız jet-lag..
ve deney gerçekleşir..diğer bağışıklık sistemi hücreleri enkazı temizlemek üzere gelir ve acil durum sona erer...

14 Ağustos 2016 Pazar

non finito


gerçekte bitirilmiş olana asla ulaşılmayacağını bildikleri için,bitirilmiş olanın ideali,sadece bitirilmemiş şeyler aracılığıyla arzulanabilir

akustik bir tel olarak çığlık

çığlık atmayı bıraktığımızdan beri,çığlığın başına ne gelmiştir ?

artık, insan bedeni ve çığlık,bir korkunç bükülme olmaksızın,çığlıktan ayrı olarak burkulan beden olmaksızın,aynı anda aynı yerde olmayacaktır.

ocellus tsimtsum triptik

boşluk yaratmak,en önemli edimdir.üstelik bu,gerçek yaratımdır çünkü bu boşluk pozitiftir.



görsel gerçekliğin,gözlerin gören boyutunun dışarıda bırakılmasıyla yaratılmış bir boşluk etrafında inşa edilir.

8 Haziran 2016 Çarşamba

kırık kadans

Akıl yürütmenin ve bilinçdışı fikirler ağının yaşanan duruma bir çerçeve sağlayabilecek tamponu yoktur.beden deneyimi doğrudan doğruya kayda geçirilmiştir.ilk inervasyon kaydını alacak başka bellek izi dizilimleri yoktur.yani temsiller arasında insan konuşması için gerekli olan boşluklar yoktur.bunun yerine tümce söz almıştır.
temsil kendini mevcudiyet olarak ve im de bizzat şey olarak sunmak istedikleri anda yazı tehlikeli olur.
''Ayaklarımın altını yalıyor kaldırımlar. Yer çekimi dökülen ağırlığı itiyorcasına tepkili, ayaklarımın itinalı ilerleyişinde ayakkabının içinde hapsolan parmaklarım can çekişiyor, adımlarım itiyadını yitirmiyor. Yeni evlenmiş bir dişinin ayaklarına olan bağımlığının başka bir bedende enerjisel özgürlüğünün şaşkınlığına benzer yüzeyselliği var, tikkk tukkkk takkk. Derin bir nefesle rüzgarın ağır nem kokusunu üzerime hoyratça dökülüşünün soluması kısa ve kesik dökülüyor, başımı bir pusulanın yönünü arayışının sersemletici dönüşleri gibi kısa ve kesik çevirerek, denizin kokusuyla burnumun çekimine ,tuz ile dilimin özlemini birleştirme eylemlerimin; avını yakalamış bir avcının öz güvenindeki derin açıkların bir anda kısa ve kesik kapanışlarının göz bebeğine yaptığı basının gösterişine benzer bir gösteriş ve parlaklıkla buluşuyor gözlerim. Gözlerim denizi soyuyor çırılçıplak bırakırcasına itinalı dokunuşlarla değiyor. Kokluyorum. Boynumdan aşağıya rüzgarın nefesi soluyor, saçlarım on sekiz yaşındaki kızın salıncakta salınmasının yarattığı cazibe kadar hoyrat. Derin bir nefesle denizin koynundan tuzu çekiyor burnum bir nargile hoşluğu yaratıyor genzimde, genzimde uyuyan mentayla birleşip akciğerlerimde amansız boğuluyor kısa ve kesik soluyor. Her ilerleme başlangıçta gördüğünün ancak yarı büyüklüğündedir, ilerliyorum başlangıçtan büyüyen bir hızla denize yaklaşıp büyüklüğüyle yarı küçülüyorum. Elimdeki gazetenin hışırtısı yüksek ökçeli ayakkabılarımın yüzeysel dokunuşlarında ki sese karışıyor, tiktuk tak hışş. Denizi tamamen kucaklayan bir kafenin açık alanındaki boş bir masaya oturuyorum. Otururken gül kurusu etekliğimi kışkırtıyor rüzgar etekliğime söz geçiremiyorum, bacaklarım birbirine dokunmak ve sarılmak ayrı uçlarda kalmanın ve birbirine kavuşmanın özlemiyle bir simetriyle sarılıyorlar, bacak bacak üstünde, üstünde rüzgarın kışkırttığı gül kurusu etekliğimin dokunuşlarıyla oturuyorum.
eklenti herzaman başka bir eklentinin ikamesidir.
rüyanın uyanıklıkla karşıtlığı da metafiziğin bir temsilidir.ya rüya sahnesi her zaman bir yazı sahnesiyse.....




13 Mayıs 2016 Cuma

fiziksel sağlık ,toplumun nasıl işlediğiyle ilişkilidir.

özdeşleşme
bilinçdışı dinamiklerin yerini enfeksiyonun bakteri modeli aldı.insanlar arası ilişkiler,yeniden tasarlanarak bir organizma ile mikrop arasındaki ilişkiye dönüştürüldü.
Roseto ve biyolojik beden ile topluluk arasındaki bağ
organik bağımlılık ve vudu
yıldönümü reaksiyonları,Nemesis inancı




sirkadiyen ritim

Akıl yürütmenin ve bilinçdışı fikirler ağının yaşanan duruma bir çerçeve sağlayabilecek tamponu yoktur.beden deneyimi doğrudan doğruya kayda geçirilmiştir.ilk inervasyon kaydını alacak başka bellek izi dizilimleri yoktur.yani temsiller arasında insan konuşması için gerekli olan boşluklar yoktur.bunun yerine tümce söz almıştır.


16 Şubat 2016 Salı

Temel imkansızlık



Hakikaten de insan çabası imkansız bir şey,ilk elde asla varolmamış bir şey için mücadele etme fikrinden daha iyi ne niteleyebilir ? her şey olduğunu iddia eden bir şeyle karşı karşıya kaldığımızda hep bazı şeyler eksik gibi görünür.geçmişinde sanat,insan vucudunu örtülü ve gizlenmiş olarak resmmetti.Yakın dönemdeki çabalar ise örtüyü kaldırmak,cinsel organlardan iç organlara kadar herşeyi göstermek konusunda kararlı davranmasına rağmen yine de gözün iştahını tatmin etmedi.Bazı şeyleri görmemiz engellendiğinden değil,görsel bir imgesi bulunmaması nedeniyle görülmeyecek bazı şeyler olduğu içindir.İşte bu imkansızlık Sara Lucas'ın eserlerinde incelenebilir belki de..belkide kendi hakikatimizde