Sayfalar

6 Haziran 2010 Pazar

v-29-



iç bükey borges….451 derecesinde fahrenheit…
üç yaşam biçimini ortaya koyarken düşünülmesi gerekenler,kalıcı çekilmedeki ilk sahnede yer verilmiş olsa da ,gerçeği ortaya koyamamış yaratıcılıktan uzak özgizleyici eğilimlerin ağırlığıyla,etkinliklerden uzaklaşma derecesinde ,yapay temsillenmenin fark edilir oluşudur…oysa sanatçı gerçeği ortaya koyacak kadar becerikli değilse temsillenmenin izleyicide gerçek izlenimini yaratması beklenirdi..çekilme ve içerdiği tutarlı biçim,kaygı olarak yansımış..ikinci süreçte özgürlük tutkusu pasif direnmeden aktif başkaldırıya dönüştürülmeye çalışılsa da;kendilerini bir şaşkınlığa kaptırmış umutsuzluk içinde çırpınan,nedensiz bir tembellik ve miskinliği sergileyen yada küçük kız kardeşiyle bir yarışı üstlenecek kadar kendilerini güçlü hissetmeyen ilk doğmuş oğlanların hayatında sıkça rastlarız..kadınlara karşı bazen hınçla dolup taşar içleri..üçüncü süreçte ise özküçümsemeye giderek yozlaşma süreciyle sığ yaşama sığınma kendi içine sığınma başlamıştır..biçimsel bir sahne eksik..ilkel anne imgeleri denetimli kullanılması gerekirken,denetimsiz kullanılmış..bilinç dışında kalanlara hiçbir biçim verilememiş,sahnede yer alan kişiler kendi imge ilişkileri içinde bene oyun kazandırması gerekirken oyunun dışına düşmüştür..sanki yalnız gezenin düşlerini andıran kalın duvarlarla örülmüş,içine sesi hapseden bir görüntüyle izleyiciyi oyundan koparmaya yönelik özellikle çalışılmış gibidir..kadınla(anneyle) bir açık ilişki aracılığını engellemek için kullanılan aracı,birleşmeyi düzenlemesi gereken koşulların bütününü oluşturması gerekirken, özne kadınla (anneyle)yalnız kalmasın diye,üçüncü kişi olarak yerleştirilmesindeki başarısızlık,beni inanılmaz derecede şaşırtmıştır(biçimdeki eksikliği yine, uzaklaşılmış kadınla yalın ilişki de görüyorum,inceden inceye betimlenme ritüelleri yok ,kaynaşma sözün çıkarına sıfırı tüketmemeliydi)yüz yirmi gündeki sahneleri,düşündüğümde bu kavramları fazlasıyla ön plana çıkartmıştır..çocukluğunda kimliğini alamadığı doğal babanın yerini,sınırları titizce izlenilmesi gereken karmaşık ritüeller almıştır..bu sınırlara azıcık uymamanın cezası ağır cezalandırılmalardır..ve yapay baba,özneyi(oğlu) anneyle yalnız bırakarak ve temel düşlemeyle karşı karşıya getirerek sis gibi dağılacaktır…deneysel olarak kullanılan sahneler de amaç fazlasıyla ses ışık gürültü( veya bunların yerine geçen karmaşık imge ve simgeler) bombardımanında halüsinasyonla gerçek arasında sınırsızlığı yaratmaktır(..bu bir yaratıcılık gerektirir..sanırım ben, flannery o’connor ‘un öykülerinde olduğu gibi kendi imgeme doğru kaldırdığım bakışlarımla,kendi yenik düşmüş imgesine uzun uzun bakmaya devam edeceğim..sanırım tek kaynaklı okumalardan olsa gerek görüş cephesinde dar bir kapsama sıkışmışlık,düşlerde kendini ortaya fazlaca koyuyor..öte yandan borges
“Kitaplar ki (bilmezler benim varolduğumu)
bu yüz kadar parçam benim,
gri şakaklı ve gri gözlü,
sırçalarda boşuna aradığım
ve içbükey elimle izlerini sürdüğüm.
Mantıklı bir acılık duymaksızın
düşünürüm, beni anlatan
asıl sözler benim kim olduğumu
bilmeyen bu sayfalarda, yazdıklarımda değil.
Böylesi daha iyi. Ölülerin sesleri
konuşacak benimle sonsuza kadar.”
Ve onun eserlerinde yer alan kurguları aramakla kendi hatalarımı yaratıyorum Lottery babylon’dan yansıyan labirent oyunundaki gibi sahneleri arıyorum ..dogvilleden fırlatılmış atılmış kapıların duvarların enkazında oturup içine rahatça girebileceğim oyun sahnelerini seviyorum….
Kendisini daha beyhude bilenim ben,
beyhude gözlemciden, kardeşinin aksini,
gövdesini…ya da (aynı şey bu ikisi),
sessizliğin ve camın aynasında izleyen.
Ben ki sessiz dostlarım, bilenim unutuştan
başka hiçbir intikam yolu olmadığını,
ya da bir bağışlama. Bu garip anahtarı,
bütün nefretler için, bir tanrı, bağışlayan,
Ben ki bütün o parlak dolaşmaların ardından
zaman labirentini çözemeyenim hala,
hem tekil hem de çoğul, yorucu ve hep başka,
hem bir kişiye hem de herkese ait olan.
Ben hiç kimse olanım, kılıç bile değildim
savaşta. Yankıyım ben, unutuşum, hiçliğim.
Küçük düşürüldüğünü hissetmeye kolayca eğilim gösteren,diğer erkekler kadar çekici ve erkeksi olmadığına inanarak kadınlara yaklaşırken değişmez bir küçük düşürülme korkusu yaşayan,beklide cinsel etkinlikleriyle ilgili olarak babası tarafından küçük düşürüldüğüne ilişkin sahneler anımsayan oedipus kompleksinin çocuksu yapısı içinde sahne uyarlamasına giderek küçük düşürülmüş olma korkusuna çözüm getirememiş,yüzeysel düzelmelerin gölgesinde bu duyguyla hesaplaşırken,gururunun onu usdışı olmasına ve özellikle kötümser düşünceler aldatılmışlık hissi ile davranarak insan trajedisi görmemeye direnmek ,dirençli bir yapının yaratıcı ve yapısallığından engellen yıkıcı güçlerin yok ettiği,insan deneyimindeki trajik kaybı yansıtıyor..yaratıcı ve analize olanak tanıyan insanın nasıl vahşileşerek,form kazandığı,hiçbir felsefi ve psikolojik sınır tanımadığı düşlerini dehşet bir şekilde ortaya koyan filmler izledim…insanın akıl almaz bir şekle dönüştürüldüğü mantık ve egonun ,dış ve iç zorlamalar sonucunda nasıl güdük bir organa dönüştüğünü gördüğüm sahnelerde hep şunu düşündüm…insanın yapamayacağı hiç ama hiçbir şeyin kalmadığı,şiddetinin doruklarında dahi,insanın yok oluşunu,salt cinsel olan öteki sahne uygulamalarının sublimasyonu ile zararsız hale dönüştürebilmeyi nasıl başarabiliyordu..vicdanının katılığı,iki yaşamsal etkinliğin birlikte eyleminden doğar,birisi güdülerin doyumdan yoksunluğu,saldırganlığa yol açar,aşkı yaşamak ise saldırganlığı içeriye akıtıp üstbene aktarır..ve bireyin içinde neler oluyor ki kendi saldırganlık arzusunu zararsız hale dönüştürüyor…içe mal edilen saldırganlık,benin kendisine geri dönmüş,üst ben olarak ,öteki bölüme karşı koymaktadır….katı üstbenle ona boyun eğen ben arasındaki gerilim suçluluk duygusunu yaratır..,bu kendini cezalandırma gereksinimi biçiminde kendini gösterir..uygarlık bireyi zayıflatarak yumuşatarak ve ele geçirilmiş bir kentin içine askeri bir garnizon yerleştirmesi gibi,kendi yapısı aracılığıyla onu gözler,onun ateşli ve tehlikeli saldırganlığına egemen olur../
Zeus bile dolambaçla örülü, bu boğucu
taş ağı çözüp bir yol bulamaz. Ben geçmişimi
ve tüm kimliklerimi unuttum; İç sıkıcı
duvarları çınlayan dolambaçları izlemek
yazgımdır benim. Geçen yılların sonunda
hangi gizil bükeyler büküntüler
şiddetin galerileridir ki. Zamanın
tefecileridir bu çatlak köhne duvarlar.
Süprüntüler içindeki solgun işaretlerin
ayrımındayım. Büklümlü gece
bana doğru kükrüyor ve de
ıssız ulumaların yankısını taşıyor.
Ben gölgelerden bilirim ki Öteki hep orada,
nasıl bir alınyazısı sonsuza dek kendisini taşımak
bu dokunmuş ve belki de dokunmamış Hades
bitmez kanım ve cesetimi sömürmek içindir.
Herbirimiz diğerini ararız. Ama katıksız bir
bekleyiştir bu ve o bir hesap günüdür…